Makaleleri Arayın

Son yıllarda Batı bilim dünyasında, Türk'lerin kökeni ve tarihi ile ilgili yayınlanan doğru ve objektif bilgilere ulaşın.

TÜRK-RUS, TÜRK-MOĞOL, TÜRK-FARS İLİŞKİSİ

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Türk – Rus İlişkisi

Türk dil ailesine giren diller konuşan halkların yüksek oranda karışması ile oluştukları gen araştırmaları ile de belirlenen İskandinav kabilelerinden biri olan “Varangian Rus” klanı; MS 8.yy başlarında İskandinavya’dan günümüz Ukrayna topraklarına yerleşerek birçok ticaret kasabaları kurmuş, önce Slavlarla daha sonra İdil Bulgarları ve Hazarlarla ticari ilişkiler geliştirerek Semerkant ve Buhara bölgesi dâhil Türk dünyası ile Bizans, Yunan, Avrupa ve İskandinavya ülkeleri arasındaki ticaret ağının önemli aktörlerinden biri haline gelmiş, geniş ticaret imkânları neticesinde ekonomik gücünü artırmıştır.

MS 860 yılından itibaren de Bizans’ın teşvikiyle Hristiyan olmaya başlayan Varangian Ruslar, MS 882 yılında Kiev şehrini işgal ederek “Kievan Rus Knezliği”ni kurarak siyasi bir güç haline gelmiştir. Kievan Rusların, onlar adına Slavlardan vergi toplama işini düzene sokacağı ve Hazarlara ödeyeceği taahhüdü üzerine de Hazarlar, Kievan Rus Knezliği’nin kurulmasına onay vermiştir.  

Öte yandan, özellikle Haçlı Seferleri döneminde yoğunluk kazanan Hilafet Devletlerinin askeri gücünün önemli bir kısmını oluşturan dönemin Kafkas Karadeniz stepleri Türkleri (Batı Göktürk, Hazar) ve Kuzey Kafkas halklarından oluşan “Memluk” askeri uygulaması yanında, İslamiyet’i kabul eden Orta Asya’daki Göktürk boylarının İslam Coğrafyasına özellikle Haçlıların etkisini kırmak için Fırat havzası ile Adana-Maraş-Malatya-Bitlis ve Erzurum hattına yerleşme/iskân edilme süreçleriyle birlikte İslamiyet’i seçen Türklerin göç yolunun da değişmesi, Kafkas-Karadeniz stepleri ve Doğu Avrupa bölgesindeki Türk nüfus yoğunluğu ile Türk ve Kuzey Kafkas halklarının askeri gücünü etkilemiştir.

Bunların yanında gen araştırmaları, Kievan-Rus Knezlerinin (Prenslerinin) Türklerle Sibirya’dan bu yana birlikte hareket ettiği bilinen Ural (N) Y-Haplogrup taşıyan hanedanlara (Rurik Hanedanı ve Rurikid Hanedanına) mensup olduklarını [http://www.eupedia.com/genetics/famous_y-dna_by_haplogroup.shtml#N1c] göstermiş olup, aşağıdaki makalede (Suzan Zobu, 2002) Knez (Prens) seçimlerinde de belirleyici oldukları belirtilen Türklerin, Knez’lerin Ural halklarından olmasını sağladıkları ve bunun Kievan-Ruslarla birlikte hareket etmelerini kolaylaştırdığı anlaşılmaktadır.

Slavların oluşumu konusunda, Prof. Anatole Alex Klyosov; “Haplogroup R1a as the Proto Indo-Europeans and the Legendary Aryans as Witnessed by the DNA of Their Current Descendants[Advances in Anthropology 2012. Vol.2, No.1] isimli makalesinde;

İskandinavya-Avrupa (I) Haplogrubunun alt-grubu olan (I2) taşıyıcısı halkların, Anadolu, Yunanistan, İtalya’da bulunan Kuzey Afrika orijinli (E1b1b) Haplogrubu taşıyıcısı halklar ve Altay-Sibirya (R1b) Haplogrubu taşıyıcısı Türk dili konuşan halklarla karışması sonucunda Balkan coğrafyasında Slav halkının oluştuğunu belirtmektedir. Ancak günümüzden 1500 yıl öncesinden itibaren Rusya ve Ukrayna bölgesi Slavlarının Balkan Slavlarından farklılaştığını, Rusya ve Ukrayna bölgesi Slavlarının, (R1a) Haplogrubu taşıyıcısı Türk dili konuşan halklarla daha çok karışması sonucunda ortaya çıktığını ve yüksek oranlarda (R1a) taşıyıcısı halklar haline geldiklerini, 10.yy’da Doğu Avrupa’daki, 16.yy’da da Sibirya’daki Türklerin büyük bölümünün Hristiyanlaştırıldığını>Slavlaştırıldığını açıklamaktadır.

Prof. Anatole Alex Klyosov; Asırlar boyunca Rus ordusunun öncelikle ve esas olarak, Slavlaşmış elitler olan  “Boyarlar” ve “Tatarlar” olarak adlandırılan Bulgar Türkleri ve Hazar Devleti ve onlara bağlı Türk boylarından (Kara Klobuklar, Oğuzlar, Barınlar ve birçoğu) oluştuğunu, bu boylara otomatik olarak asalet unvanı verilerek toprak verildiğini, böylelikle Slav olmayan Türkçe kökenli isim taşıyan ailelerin (Akchurin, Arginsky, Basmyl, Barynsky, Bichurin, Karamzin, Krichinsky, Kutuzov, Meshchersky, Michurin, Shirinsky, Scriabin, Suvorov, Turgenev, Yushinsky ve daha birçoğu) soylu aileler arasında çoğunluğu oluşturur hale geldiğini açıklamaktadır.

Rus Dili Edebiyatı Bölümü Araştırma Görevlisi Suzan Zobu’nun “İgor Yürüyüşü Destanında Oğuzlarla İlgili Etnonimler” isimli makalesinde de [Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisi Sayı 8, 2002];     

Ünlü Rus şairi A.S.Puşkin’in “Eski Rus Folklorunda yükselen yalnız bir anıt” olarak tanımladığı “Igor Yürüyüşü Destanı”nın, Rus Halk Edebiyatının en değerli eserlerinden biri olduğu, Destanın, 1185 yılında Novgorod-Seversk Knezi Igor Svyatoslaviç’in Kıpçaklara karşı yaptığı ve yenilgisiyle sonuçlanan seferini anlattığı ve bu eserde geçen Türk kökenli kelimelere dayanarak Eski Rus Devleti içinde erimiş bazı Türk kavimleri hakkında bilgiler olduğu belirtilmektedir.

Makalede; başka hiçbir eserde adı geçmeyen sadece İgor Destanında bahsedilen Oğuz boylarının bulunduğu, bu boyların; Mogutlar, Tatranlar, Şelbirler, Topçaklar, Reguvlar, Olberler olup, bu boyların Ruslar tarafından “Çerniye Klobuki” (Kara Klobuklar) olarak adlandırıldığı, Rasovskiy’e göre “Çerniye Klobuki” deyiminin Kara Börkler, Kara Papahlar-Kara Kalpaklar deyimlerinin aynen tercümesi olduğu, Klobuk kelimesinin de Kalpak kelimesinden Rusça’ya geçtiği ve halen papaz başlığı anlamında kullanıldığı, Kara Klobukların Kievan Rus Knezliği’nin vurucu gücü olduğu ve Knez seçimlerinde etkilerinin belirleyici olduğu hususları yer almaktadır.

 Yukarıdaki açıklamalar yanında, Rusya’da Türklerin asimilasyonu faaliyetlerinin SSCB döneminde de sürdüğü, Sovyet tarihçilerinin yazdığı Türklerin MS 5.yy’da ortaya çıktığını ileri süren tarih anlayışının SSCB sınırları içindeki Türklere de dayatıldığı, Türklerin çeşitli yöntemlerle asimilasyonuna devam edildiği; Örneğin, 1928 yılı sayımında 13 milyon olan Türkiye nüfusunun günümüzde 80 milyona ulaşmasına rağmen, “1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Kazan + Çuvaş + Başkurt Özerk Sovyet Cumhuriyetlerinin toplam nüfusu 15 milyon” iken, günümüzde bu üç Özerk Cumhuriyetin toplam nüfuslarının 9 milyona indiğinin görülmesinden [Zakiev M. “Origin of Türks and Tatars”  2002] anlaşılmaktadır.

Tüm bu açıklamalar, bölgemizdeki birçok halk gibi Rusların da Türklerle karışmalarıyla oluşan bir halk olduklarını göstermektedir. Bu husus diğer halklarda da görünür olmasına rağmen günümüz Rusya halkının soyadları nedeniyle daha da görünür haldedir. Örneğin, Rusya ve Orta Asya Türk ailelerinin, Han ismine dayanması nedeniyle Hane ismi yerine evlilikle ilgili olan “ev” sözcüğü ile kendi hanelerini tanımladıkları, bu anlayışın tarih boyunca Rusya’daki Türk kökenliler tarafından da uygulandığı ve bunu günümüz Rusya’sında soyadı isimlerinde de sürdürüldüğü görülmektedir.

Dil ve tarih bilimcilerimizin bu konuları daha bilimsel olarak analiz etmiş olduklarına kuşku duyulmasa da göze çarpan bir konu olarak kısaca değinmek gerekirse; Ev, Ov, Off, İn, İy ve benzeri ifadelerin oğlu anlamına geldiği belirtilse de bunların tamamının “Hane” anlamı taşıdığı anlaşılmaktadır. “Ev” Oğuz kökenli, yine ev anlamına gelen “İy” ve versiyonları Kıpçak kökenli haneleri ifade etmektedir. Drozdov, Rus soyadlarında görülen “ov” ekinin de “ev” anlamında olduğunu belirtmektedir. [Drozdov Y. N. Türkic peoples ethnonym ancient Europeans, 2008 s.76] Türk kökenlilerin “Ov” ve “İn” ekini alan soyadlarını da kullandığı, “İyev” eki taşıyan soyadlarının da, bu ekin önündeki ailenin/Hanenin Damadı (Damat=Kiyev) olduğunu/ Damat Hanesini ifade ettiği, yine “Kater-ina” gibi kadın isimlerinin “As-ina” ismini çağrıştırdığı görülmektedir. (“Kater” sözcüğü de eski Türkçe “ne yapar ne eder” anlamındadır) 

 

Türk – Moğol İlişkisi

Tarih içinde, Sibirya ve İç Asya’dan sıra dağlarla ayrılan Japon Denizinin Asya kıtasındaki kıyısı boyunca yer alan düzlük alanlarda yaşayan Tunguz, Buryat, Mançu ve Kore gibi halkların önemli oranda (C) Haplogrup taşıdıkları görülmektedir.

(C) Haplogrup taşıyan halk 36 bin yıl önce Afrika’nın hemen dışında oluşmuş olup; sahil boyunca ilerleyerek Arabistan, Hindistan, Endonezya, Okyanusya adaları, Avustralya kıtası, Kore, Mançurya, nihayetinde 11-16 bin yıl önce Japon Denizi sahillerine de ulaşmıştır.

(C)  Haplogrubunun göç yolları ve dağılımı konusunda çok kapsamlı yapılan bir araştırma “Y-chromosome haplogroup C and human migration, HZhong et al” [Journal of Human Genetics] dergisinde 2010 yılında yayınlanmıştır:

Bu araştırmaya göre Haplogrup (C) dağılımı özetle; Avrupa’da %0,2, Türkiye’de %1, Orta Asya’da %11, Polinezya’da %41, Avustralya kıtası Aborjinlerinde %66, Kore’de %26, Japonya’da %9, Tibet’te %7, Mançularda %22, Moğollarda %52 oranlarında bulunmuştur.

Aynı araştırmada (C) Haplogrubunun Kuzey Amerika yerlilerinde (ABD, Kanada) %7, Orta Amerika yerlilerinde (Meksika ve diğerleri) %0,7 oranında bulunurken, Güney Amerika yerlilerinde ise (Brezilya, Venezuela, Peru, Şili, Arjantin vb.) bulunmadığı belirtilmektedir.

Bu ve benzeri araştırmalar, (C) Haplogrubu taşıyıcılarının 19-11 bin yıl önce Amerika kıtasına geçen Amerika yerlilerinin Amerika’ya geçişlerinin son bölümlerinde yer aldıklarını göstermekte, (C) Haplogrubu taşıyıcılarının Japon Denizi kıyılarına 11-16 bin yıl önce ulaştıkları görüşünü de desteklemektedir.

Japon denizi sahillerinde yaşayan söz konusu Tunguz, Buryat, Mançu ve Kore gibi halklar ile Türklerin ilk karşılaşmalarının da MÖ 202 yılında Mete Han’ın Japon denizinin Asya kıyılarını işgal etmesiyle olduğu, Türklerin karışmasıyla sayısız halkın oluşması gibi, Hun birliğinin dağılması sırasında bazı Türk kabileleri ile bu halkların karışmasıyla da günümüzdeki Moğol isimli halkın oluştuğu, Moğolların bugünkü yaşadıkları topraklara kitlesel ve yaya olarak ‘Kidan’ adı altında ilk defa MS 924 yılında girdikleri, Türklerden at ve hayvancılık kültürü yanında göçebe kültür öğelerini aynen alan Moğollarla Türklerin ilişkilerinin gerçekte MS 900’lü yıllardan itibaren artmaya başladığı belirlenmiştir.

Orta Asya’yı herkesten iyi tanıyan İranlıların Ortaçağ döneminde yazılmış tarih kitapları da bunu teyit etmekte, İranlı tarihçi Rashid-ad-din (1247–1318), ”Moğolların tarihi” kitabında “Moğol” kelimesinin İran’da ilk defa Hülagu Han (1217-1265)  döneminde duyulduğunu yazmaktadır.   

Moğolların konuştuğu dillerin de benzer şekilde tek bir dil olmadığı, Moğol dili sayılan birçok dilin ayrı diller sayılması gerektiği, Moğol dilleri grubu içinde yer alan bu dillerin Türk, Fars, Çin, Kore ve Sanskrit dillerinden ödünç kelimelere dayandığı belirtilmektedir.

Japon, Moğol, Kore, Tunguz ve Türk dillerinden oluştuğu iddia edilen Altay dilleri teorisini de, resmi Sovyet dilbilimcileri ve bazı Eurocentristler dışındaki Batılı dil bilimcileri eskiden beri, “dogmatik ve ideolojik” olarak nitelendirmekte, “Japon, Moğol, Kore, Tunguz dillerinden oluşan Makro Tunguz dil ailesine Altay dil ailesi adı verilmesinin yanlış olduğunu, Altay dil ailesinde sadece Türklerin yer aldığını” belirtmektedirler. [Sir Gerard Clauson, The Case Against the Altaic Theory, Central Asiatic Journal, Volume II, No 3, Mouton & Co, The Hague; Otto Harrassowitz, Wiesbaden, 1956].

Benzer görüşleri ifade eden Lars Johanson, her iki dilde karşılıklı ödünç sözcüklerin bulunduğunu, ilk dönemde Türk dilinden ödünç kelimeler alan Moğolların Cengiz Han döneminde ise Türk diline bazı ödünç kelimeler verdiğini, bu iki dilin aynı dil ailesinden olmadığı gibi, bu halkların aynı kökenden gelmediklerinin de gen bilimi araştırmalarının kanıtladığını açıklamaktadır. [Türkic languages, Altaic Linguistic Family Questions and Answers Altaic Languages, Johannes Gutenberg University, Mainz, Germany, © 2006 Elsovier Ltd]

Moğolların oluşumu sürecinde ve Moğolların Türklerden boşalan İç ve Orta Asya’daki alanlara kitlesel olarak gelmeye başlamaları döneminde bu bölgelerde yaşayan Türklerle karşılıklı erkek/dişi-gen geçişlerinin de olduğu ve günümüzdeki gen araştırmaları sonucunda, Moğolların erkek nüfuslarının %14’ünün Altay (R1 %9, P %5) %11’inin Ural (N) ve %4’ünün (J ve G) Y-Haplogrupları taşıyan erkeklerden [Institute of Medical Genetics] kadın nüfuslarının da %22’sinin Avrupa MtDNA’ları denilen Batı Avrasya (H,T,U) MtDNA’ları taşıyan kadınlardan oluştuğu [Federova 2003] tespit edilmiştir.

Moğol İmparatoru Cengiz Han konusunda ise Prof. Anatole A. Klyosov, Cengiz Han’ın Uygur Kağanlığı Hanedan ailesi Celayir neslinden geldiğinin ve Börçegin (Börü Tigin) kabilesine mensup olduğunun kabul edildiğini, Y-DNA’sının da Uygur-Celayir neslinden olabileceğini belirtmektedir.

Son zamanlarda, Cengiz Han nesliyle ilgili olarak, Yinqiu Cui ve ekibi tarafından 2013 yılında yapılan araştırma sonucunda  [Identification of kinship and occupant status in Mongolian noble burials of the Yuan Dynasty through a multidisciplinary approach] isimli bir makale yayınlamıştır. Bu makalede; Arkeolojik kazılarda, Cengiz Han’ın torunu Çin’de Yuan Hanedanının Kurucu İmparatoru Kubilay Han’ın dönemine ait gizli bir mezar alanı bulunduğu ve yapılan DNA incelemesinde mezar alanındaki 4 erkeğe ait DNA’ların (Q) Y-Haplogroup olduğunun tespit edildiği, doğrulayan bir kanıtın henüz bulunamamış olmasına rağmen Cengiz Han’ın (C) Y-Haplogroup taşıyıcısı olduğunun ileri sürülmesi nedeniyle de, mezardaki bu kişilerin Cengiz Han’ın neslinden olabileceği alternatifini eledikleri açıklaması yapılarak, bu kişilerin Kubilay Han’ın kızının oğlu (torunu) olan komutanlarından Korguz ve ailesine ait olabileceğini düşündükleri belirtilmektedir.

Türk – Moğol ilişkilerinde diğer bir konu da, Türk dili ailesine giren diller konuşan halklardaki fenotip farklılıklarıdır. Bunun oluşmasında özellikle Cengiz Han döneminde bu halkların Moğollarla (Türkiye’de %1, Orta Asya’da %11) karışmalarının yanında benzer fenotip sonuçları olan Doğu – Kutup Sibirya erkek (Y) ve dişi (MtDNA) gen gruplarının etkilerinden kaynaklandığı anlaşılmıştır.

Örneğin; (Q) ve (R) genlerinin atası olan (P) Haplogrup; Kuzey Amerika yerlilerinde kabilelere göre %17-44, Orta Amerika yerlilerinde %0-26 ve Güney Amerika yerlilerinde %0-70 arasında bulunurken, Tuva’larda %15-35, Altaylılarda %28, Uygurlarda %10-17, Türkiye Kürtleri ve Türkmenistan Türkmenlerinde %10, Özbek ve Kazaklarda %6, Zazalarda %4, Türkiye’de %2, Hırvatistan’da %6-14, Gürcistan’da %3 ve Ermenistan’da %2 oranlarında bulunmaktadır.

Aynı şekilde, Altay-Sibirya bölgesinde (P) atadan doğan (Q) Haplogrup da; Kuzey Amerika yerlilerinde %40-75, Orta Amerika yerlilerinde %70-100 ve Güney Amerika yerlilerinde %27-100, Kuzey Altaylılarda %32, Azerbaycan’da ve Tuva’larda %16, Afşarlarda %13, Uygurlarda %3, Karaçay-Balkarlar ve Türkiye’de %2, Peştunlarda %16, Hırvatistan’da %6, İsveç’te ve Ashkenaz Yahudilerinde %5, Norveç, İran, S.Arabistan, Abhazlar ve Çeçenlerde %3, Fransa, Almanya, Polonya, Slovakya, Ukrayna, Sicilya ve Adıge’lerde ise %1-2 oranlarında rastlanan bir Y-Haplogrup konumundadır.

Yine, binlerce yıl boyunca Türklerle karışmaları sonucunda, hem Türklerin (ve Avrupalıların) önemli bir bölümünün taşıdığı Avrasya fenotipine ait çeşitli izlerin en önemli kaynaklarından olan Kuzey Sibirya-Ural Halklarının (N) Haplogrubu da; yüksek oranda daha çok Kuzey Sibirya-Ural halkları ile yan yana yaşayan Kuzey Türkleri başta olmak üzere, Çuvaşlarda %28, Kazan Tatarlarında (Bulgar Türkleri) %23, Mişer Tatarlarında %16, Altaylılar, Uygurlar, Türkmenler ve Nogaylarda %10, Gagavuzlarda (Gökoğuz) %4, Başkurt, Kırgız ve Kazaklarda %2 oranlarında bulunurken, İsveç’te %8-14, Bosna ve Kuzey İran’da %6, Norveç, Polonya, Moldavya, Güney İran ve Ermenistan’da %3-4, Çekler ve Adıge’lerde %2, Türkiye’de %4 ve Ruslarda ise bölgelere göre %6-45 arasındaki erkek nüfusun Y-Haplogrubudur.

Avrupa Y-Haplogrupları da denilen Altay/Sibirya Haplogruplarını çok yüksek oranlarda taşıdıkları halde Sibirya ve Orta Asya Türklerinde, daha çok Doğu Avrasya fenotipinin yaygın olmasının bir diğer sebebinin de, Türklerin büyük bölümünün binlerce yıl boyunca batıya göçleri sonucunda boşalan bölgelere yerleşen Doğu Sibirya kökenli halklarla-bölgedeki Türklerin exogamy kuralı gereği yaptıkları evliliklerin artması olduğu görülmektedir. Bu konu da “Gen Bilimi Açısından Türk Kadınları” bölümünde ayrıntılı olarak açıklanmaktadır.

 

Türk – Fars İlişkisi

Ortadoğu Coğrafyasını anlamanın, başta Eski Antik Çağ Mezopotamya Medeniyetini ardından Persleri anlamakla mümkün olabileceği görülmektedir. Tarihin erken dönemlerinde Mezopotamya coğrafyasında Sibir, Sabir, Suar, Suvar, Subar, Subar-tu, Turuk, Sümer, Uz (Oğuz), Kangar gibi isimleri olan halkların yaşadığı, şehir devletlerinin isimlerinin de Ur (Kutadgu Bilig’de “isimlendirme, ad koyma” anlamında kullanılmaktadır). Uruk (Eski Türkçede de soy, sop anlamında) Urukag, Girsu, Eridu, Kiş, Mari, Tu-tub gibi isimler taşıdıkları görülmektedir.

Bu çerçevede, Arab ismi de, Sümerler döneminden sonraki dönemde ortaya çıkan bir isimdir. Semitik dillerde “Ab” sözcüğü “Su” anlamına, “Ar-ab” sözcüğü “su halkı” anlamına gelmektedir. Türkçesi Su-ar’dır. Halen tüm Arap Coğrafyasının en büyük kabilelesi olan çoğu göçebe “Shammar” kabilesinin isminin de, Sümer ismiyle, Şam ismiyle alakası da ortadadır.

Mezopotamya coğrafyasındaki halkların isimleri, kullandıkları semboller ve bunların nasıl ortaya çıktığı konusundaki araştırmalar dil, anlam ve coğrafya bağlamında Ural-Altay kavimlerinin bu coğrafyadaki varlıklarını açık ve net bir biçimde göstermekte, tarihe netlik kazandırmak için yapılan gen araştırmaları da bu bulguları kesinleştirmektedir.

Mezopotamya bölgesinin yerli halklarından biri olan Ar-ab isminin de aynı netlikte “Suar = Su halkı” anlamına geldiği de açık olarak belirlenebilmesine rağmen Pers isminde ise bu açıklığın bulunmadığı da görülmektedir.

2,500 yıla, MÖ 539 yılına dayanan Pers ismi, Doğu Avrupa’dan MÖ 1500 yıllarında Hindistan coğrafyasına, MÖ 1000 yılları civarında da Hint coğrafyasından İran coğrafyasına göç ettiği belirtilen yarı-göçebe bir halkın isimlerinden biridir.

Pers isminin ne anlama geldiği konusunda, zaman zaman Perslerin devamı olduklarını söyleyen Farslardan bu konuları açıklığa kavuşturabilecek bir açıklama ortada görünmemekte, sadece ‘Encyclopedıa Brıtannıca’ da, Pers isminin, Avrupa’dan bölgeye gelen “Parsa” isimli bir kabileye dayanabileceği yazmaktadır.

Türkçe “Parsa toplamak” deyimi, Türklerin, Perslerin adının daha Parsa olduğu dönemlerde İran Coğrafyasında yaşadıklarını ve ‘Encyclopedıa Brıtannıca’ daki Pers isminin, Doğu Avrupa’dan bölgeye gelen Parsa isimli bir kabileye dayanabileceği görüşünü desteklemektedir.

Farsça’nın da bu dil ailesi içinde sayıldığı Proto-Hint-Avrupa (Sanskrit) dilleri açısından bakıldığında da, Pers sözcüğünün, “Çift” anlamına gelen “Per” sözcüğü ve (s) harfinden oluştuğu görülmektedir.

Tüm Avrupa dillerinde isimlerin sonunda kullanılan (s) eki çoğul eki olarak kullanılırken, Farsça’da çoğul eki “ha” olduğundan, Pers ismindeki (s) ekinin çoğul anlamı taşımadığı, bunun, coğrafyamızdaki halkların isimlerinde kullanılan (s, as) eklerinin “As-ia, As-ya = As’ların ülkesi”  açılımında olduğu gibi “As” anlamında, Asyalı anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır. (Aslan ismi de “as” ile alakalıdır.)

İster “Parsa toplamak” deyimindeki anlamıyla çokluk içeren “Parsa” ve eşit anlamındaki “Par”, isterse “Çift” anlamına gelen “Per” kelimeleri göz önüne alınsın, Pers isminin çeşitli halkları özellikle “Çift” halkı, iki Asyalı halkı ifade ettiği anlamı ortaya çıkmaktadır. Bayraklarnda iki sembol (Aslan-Güneş) bulunması da bunu desteklemektedir. Güneş sembolünün de Hint coğrafyasındaki kutsallığı nedeniyle Hint-İrani bir halk olan Parsa kabilesini, Aslan’ın ise Türkleri temsil ettiği anlaşılmaktadır. 

Türkçe “Ar” kelimesinden türetilmiş bir isim olan “Ar-i veya Ar-ian” adı verilen halkların da önce Hindistan bölgesine, oradan İran bölgesine geldikleri, Basra Körfezi (Arap Körfezi-Pers Körfezi) ülkelerine benzer şekilde günümüz Fars mutfağının da daha çok Hint Mutfağı özellikleri taşıması gibi birçok tarihi veri Perslerin (Parsa’ların) Hindistan bölgesinden geldiklerini de desteklemektedir.

İran Coğrafyasında Pers (Parsa) (MÖ 539-MÖ 331)  İmparatorluğundan sonra Part (MÖ 247- MS 224) İmparatorluğu, bunu takiben de Sasani İmparatorluğu (MS 224-MS 633) kurulmuştur. Sasaniler günümüz Fars alfabesini ilk kullanan Devlet olup, günümüzdeki Fars-Farisi isimli halkın da bu dönemde oluştuğu anlaşılmaktadır.

Pers ve ardından Partların dönemlerinde Hun, Harzem, Saka, Massaget daha sonraki Sasaniler döneminde Ogur, Oğuz, Selçuklu, Saf-evi, Al-evi, Azerbaycan Türkleri isimleri taşıyan Türklerin, Türkçeleri ve geliştirdikleri edebiyata bile bakarak İran coğrafyasının kalbinde yaşamalarına rağmen, Türkçenin bu coğrafyada bu ölçüde gelişebilmesi ve çok geniş kitleler tarafından konuşulmasının bile, Pers, Part, Sasanilerin çift dilli bir halk olduğunu ispata yeterli olduğu gibi, Türkler üzerinde hem zor yoluyla hem de açık asimilasyon politikaları izleyebilecek bir pozisyona sahip olmadıklarını da işaret etmekte, İran coğrafyasında kurulan Devletlerin gerek önemli komutanlarının isimleri gerekse hanedanları içinde sık sık Türk isimlerinin yer alması da bunun doğruluğunu göstermektedir.

Bu açıklamalar, Aslan ve Güneş –“ Çift sembol” kullanan Pers isminin açılımının (Pers = Per+as) “Çift Asyalı” olduğunun netleştirmesini sağlaması yanında Pers kaynaklarında da adları geçen “Ars” kelimesinin açılımının da (Ars = Ar+as) şeklinde olduğunu açık hale getirmektedir.

Eski Ermeni kaynaklarında Aras nehri boyunca Türklerin yaşadığı, bunların o dönemdeki isimlerinin BunTürk olduğu yer almakta, Alparslan isminde görüldüğü gibi Selçuklu Sultanlarının isimlerinin açılımının da, iki Türkçe kelimeden oluşan Arslan = Ar+aslan biçiminde olup, aradaki (a) harfinin yutularak Ar-as’ın Ars haline, Ars-aslan’ın da Arslan haline geldiği de net bir şekilde görülmektedir.

Ars’ların Türkçe konuştuklarını, gerek Kınık boyu Selçukluları, gerekse Abbasilerle birlikte Orta Asya’da İslamiyet’in yayılması konusunda birlikte hareket eden Karahanlı hükümdarlarının da Arslan isimlerini taşımaları da göstermektedir.

İranlıların armalarında veya bayraklarındaki Güneş ve Aslan sembolünü de İran İslam Devrimi adı verilen döneme kadar İran coğrafyasında kurulan tüm devletlerin kullandığı, Aslan’ın “Kraliyet ailesinin kutsallığını”, Güneş’in “Göklerin hükümdarını” temsil ettiği belirtilmekte, Aslan+Güneş sembolünü, Pers coğrafyasının kalbinde yaşamalarına ve kendi soy isimleri de Arslan olmasına rağmen Selçukluların kullanmadıkları ve “Per” olursa böyle olur anlamında “Çift Kartal” sembolünü tercih ettikleri görülmektedir.

Ancak, Selçukluların bütünleşmeyi sürdürme yaklaşımı, özellikle, Sultan Melikşah ile Veziri—i Azamı Nizamülmülk arasında başlayan çekişmeler sonrasında tarihte bilinen olaylar nedeniyle başarılı olamamış, Selçuklu döneminden sonra da İran coğrafyasında giderek Şia kimliği ve milliyetçiliği belirleyici olmaya başlamış, süreç içinde Fars milliyetçiliği daha baskın hale gelmiştir.

Yine, Arian isminin, “Ar’i ırk” ifadesinden de görüldüğü üzere Türkçe “Ar” isminden türediği açık olduğu halde, Arian-Aryan sözcüğünün Hindistan’dan başlayan Arya-Parya ayırımlarından sonra “Aria-Arya” ismine dayandığından başlayarak ülkemizde de pazarlanan bazı kurguların temelsiz olduğunu, buna benzer temelsiz kurgulardan beslenen anlayışın, Nizâmülmülk’ün Sultan Melikşah’a söylediği “Başındaki o sultanlık tacı bendeki divite bağlıdır. Bu divitin kapağını kapatırsam tacın kaybolur gider.” ifadesinde en özlü şekilde ifade edildiği de görülmektedir. Ardından başlayan olayların da bölgenin zayıflamasına, yeni istilalara yol açtığı, bölgenin birkaç yüzyıl bocalamasına, öngörülemeyen bambaşka yeni gelişmelere zemin hazırlamış olduğu da tarih kitaplarında yer almaktadır.

En aşırı uygulaması Hindistan’da (Eşitlikçi Par’ların toplum dışına atıldığı) Arya-Parya ayırımlarına kadar varan bu anlayışın İslamiyet sonrası kalan izlerinin bile Farsların yapısal nitelikli bir sorun alanını oluşturduğu, dünyanın önde gelen petrol ve doğal gaz üreticilerinden biri oldukları halde tüm ülke halkının refah düzeyini artıracak-ülke imarını sağlayacak uygulamalar içine girememelerinin sebeplerinden birinin de bu anlayışın süregelen izlerinden kaynaklanabileceği belirtilmektedir.

Etnik eyalet sistemi ve etnik topluluk örgütlenmelerinin modern Devlet modeliyle uyumlu olmadığı, bu modelin Devletin sahibi halk ve ikincil halklar gibi ayrımlara zemin oluşturduğu-imtiyazcı uygulamalara yol açtığı, bu durumun İran’ın ikinci yapısal nitelikteki sorununu oluşturduğu görülmektedir.

Arya-Parya ayırımları sürecinde Hazar-Aral Türklerinin de (“Tokar ve Yörük”: Neılson C. Debevoıse, “A Polıtıcal Hıstory Of Parthıa, Illinois University of Chicago, 1938) eşitlikçi (Par) tutumlarının bir göstergesi olarak Part isimli Devleti kurmalarının, Farsların Türklere yönelttiği eleştirilerin tarihsel dayanağını oluşturduğu da görülmektedir. Hatta “Par”  sözcüğünün bile “Parsa-Pers-Part” isimleri yerine “Sasani” ve “Fars” sözcükleri getirilerek ortadan kaldırıldığı, F-ars- isminin de F-ari-si haline getirilmesinden, Ars- Aras isminden de rahatsızlık duyulduğunu -ari ırk takıntısını- göstermektedir.   Sasani döneminde Fars alfabesinin geliştirilmesinin de, İran ve Orta Asya coğrafyasında İrani diller kapsamına giren dillerin yaygınlaşmasını sağladığı anlaşılmaktadır. Günümüzde de “Şia” anlayışının İran Türklerince değil, Bahreynliler tarafından geliştirildiği gibi tezler de ileri sürülmeye başlanmıştır.

Farsların Türklere yönelttiği toplumcu-eşitlikçi (Par) eğilimin zeminini de, halk tabiriyle Türklerin “düşünceli olmak” deyimi oluşturmaktadır. “Akıllı olmak” deyiminden farklı olan “düşünceli olmak” deyimi, çok sık telaffuz edilen “arif olmak” yani “halden anlamak” tutumunun da temelini oluşturmaktadır.

Çift kartal sembolü tercihinde görülen perspektif ile uyumu nedeniyle büyük ihtimalle Selçuklular tarafından, “Ari olmak” kavramına karşı geliştirilen “arif olmak” kavram ve tutumunun da; çeşitli sebeplerle topraklarından göç etmek zorunda kalan hemen tüm bölge halklarının tarihteki Türk Devletleri Coğrafyalarına göç etme tercihi yapmış olmalarının-kabul görmelerinin de zeminini oluşturduğu anlaşılmaktadır.