Makaleleri Arayın

Son yıllarda Batı bilim dünyasında, Türk'lerin kökeni ve tarihi ile ilgili yayınlanan doğru ve objektif bilgilere ulaşın.

TARİHTE TÜRKLER

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

Antik Çağ dönemlerinde, ilk adları yanında Ogur, Oğuz, İskit/Saka, Hun vb. genel isimlerini benimsemiş olan halklar, Göktürkler döneminde, genel ad olarak Türk adını benimsemiştir.

Bu dönemden sonra Türk dili konuşan halklar hem kendi topluluk isimlerini korumuşlar hem de genel isim olarak Türk ismini kabul etmişlerdir.

Hilafet Devletleri zamanında Müslüman Araplar, tüm Türk dili konuşan halkları Türk adıyla anmış, 11. yüzyılda da Karahanlı Türklerinden Kaşgarlı Mahmut  “Divan Lügat-it-Türk” adlı ansiklopedisinde de, döneminde ulaşabildiği Türk dili konuşan halkları Türk olarak adlandırmıştır.

Türkolog Prof. M. Zakiev ise, “…Türk adını geniş anlamda kullandığını ve tarihin bir döneminde veya günümüzde Türk dil ailesi kapsamına giren diller konuşan tüm halkları kapsadığını…” belirtmektedir. [Zakiev M. 2002]

“Türk dil ailesine giren diller konuşan halklar” deyimi; Eklemeli bir dil (agglutinative) olan Türkçenin “bir kök kelimenin önüne veya ardına ekleme yaparak yeni kelimeler üretilmesi” şeklinde sürekli gelişmeye uygun bir karaktere sahip olan diller konuşan halkları ifade etmektedir.

Hint-Avrupa-Ari dillerinde ve Arapça’da ise bir kelimenin “sadece sessiz harfleri kök sayılarak” yeni sözcükler üretilebilmektedir. Örneğin; Almanca “ML” ; MehL, MühL, MüLler, MüLl ve Arapça “KTB” ; KiTaB, meKTuB, meKTeB, KâTiB, KiTaBe gibi sözcükler üretilebilmekte, ancak örneklerden görüldüğü gibi, türetme-üretme ve türev işleminde kök alınan sessiz harflere yeni sessiz harflerin eklendiği de görülmektedir.

Türk dil ailesinde ise, kök kelime hiç değiştirilmeden yeni sözcükler üretilmektedir. Örneğin; “gel” köküne yapılan eklemelerle… Gel, gelen, gelin, gelir, gelişme, gelincik… sözcükleri veya… “ol” kökünün önüne yapılan eklemelerle… Ol, bol, yol, kol, sol, dol, kaybol, varol, karakol… gibi devam eden eklemelerle yeni sözcükler üretilmektedir.

Bu yöntem, Türkçenin “hem istikrarlı hem dinamik” bir dil olmasını da sağlamaktadır. Ancak, lehçe farklılıkları ve göçebe hayat tarzları + yeni veya yabancı kök kelimeler üzerine yeni sözcükler üretilmesi gibi gelişmelerin, sayısız kabile-boy isminin ortaya çıkmasına, daha da farklılaşan kabile-boy isimlerine, hatta bunların farklı halklar olarak algılanmalarına da yol açtığı görülmektedir.

Bu bağlamda; Prof. M. Zakiev, tarihte yer alan Türk dil ailesi kapsamına giren diller konuşan halkları beş başlık altında saymaktadır.

1- Birinci ve İkinci Göktürk Devletinin sınırları içinde yaşayan halklar.

2- Türk adı yerine çoğunlukla kendi adlarını kullanan Türk dili konuşan halklar; Afşar, Altay, Azerbaycan, Balkar, Başkır/Başkurt, Çuvaş, Dolgan, Gagavuz, Hakas, Kazak, Karakalpak, Karaim, Karaçay, Kumuk, Kırımçak, Kaçar, Karadağ, Karapapak, Kaşkay, Kalaç, Nagaybak, Nogay, Özbek, Tatar, Tuva, Salar, Şahseven, Şor, Urumçi, Uygur, Yakut (Sakha).

3- Kaşgarlı Mahmut’un  “Divan Lügat-it-Türk” adlı ansiklopedisinde Türk olarak sayılan boylar ve halklar; Afşar, Aramut, Argu, Ava (Awa), Basmil, Başgırt, Bayat, Bayındır, Beçenek, Bulak, Bulgar, Bügdüz, Çarıklı, Çiğil, Çomal, Çuvaldur, Eymür, Halaç, Hazar, Hitay, Karluk, Kar Yağma, Kay, Kayı, Kençek, Kıpçak, Kınık, Kırgız, Küşet, Oğrak, Oğuz, Salur, Soğdak, Suvar, Tat, Tatar, Tavgaç, Tengüt, Toksi, Tutırka, Tüger, Türk, Türkmen, Uğrak, Uygur, Üregir, Yabaku, Yagma, Yasmil, Yava, Yawa, Yazır, Yemek, Ygrak, Yuva, Yüregir.

4- Göktürk Devletinin parçalanmasından sonra ortaya çıkan, Kaşgarlı Mahmut’un listesinde yer almayan, Tarihte bilinen ama günümüzde aynı isimle ayrı bir halk olarak anılmayan Türk boy ve halkları; Altay Kişi, Az Kişi, Akkoyunlu, Barabal, Baylar, Bilir, Biger, Barsil, Basmil, Berendey, Berendzer, Bersul, Burtas, Bucak Tatarları, Cacal, Canya, Çıtak, Çuy Kişi, Dokuz Tatar, Halay, Işyak, Kavar, Kaysak, Karagas, Karadağlı, Karakoyunlu, Kara Kırgız, Karaman, Kara Tatar, Kara Nogay, Kara Hazar, Kımık, Kovuy, Koybal, Kotrigur, Kemeş Bulgar, Kuiirk, Kubandi, Kuruk, Kutrigur, Kitay, Lugar, Macar, Mayma Kişi, Mangot, Ogondor, Onogur, Ostyak, Otuz Tatar, Sabakul, Saragur, Saralimin, Saratsin (Saracen), Sarlı, Sarman, Sart, Sarısen, Selçuk, Suas, Suaslamari, Şor Kişi, Tarılı, Taulas, Tuba Kişi, Türgeş, Unnugundur, Urmat, Yazgır, Yazok, Yasır.

5- Türk adı yaygınlaşmadan çok önceki zamanlarda Türk dil ailesi kapsamına giren diller konuşan halklar ile adlarında Türk kelimesinin bazı fonetik varyasyonlarını içeren halklar; Abdali (Eftalit, Ak Hun), Avar (Aores, Aorses), Agadir (Agathyr, Akatir, Akathyr, Ağaç eri), Argipe, Ases (Az, Yas, Aş, İş, Uz), Alan, Alvan, Angareyon (Kangar), Apasiak, Apatark, Arimaspi, Asena (Asana), Bard (Pard, Part), Bi/ Pi/ Pey/ Bey/ Bek, Bunturk, Dagarma (Dagar, Tagar), Day, Eorpata, Etrüsk,  Gelon (Yılan), Hangar, Harteş, Horasan (Suar-As-Sün), Hvaras (Suaras, Horasm), Hun (Sün) Jujan (Susün, Susan), Hunugur (Sonogur, Onogur), Iirk (Yörük), Işguza, Kangara, Kangu, Kaspi, Katyar, Kimmer, Koman, Kusan (Kushan, Kasan, Kazan) Kuiirk (Beyaz Yörük), Kunaksalan, Kuu Kişi, Kuerik, Küşe, Massaget (Masgut), Min, Onogur, Paralat, Roks-alan, Sa, Sarmat, Saga, Sagadar, Sagay, Sak (Saka), Saha, Sakaliba (Saklab), Syanbi, Sindi, İskit, Skolot, Sogd (Sugdak, Soğdak), Suar, Sümer, Se, Tabgaç, Taur (Tohar, Tagar, Dagar, Dagarma), Tisaget, Tohrı, Trak, Traspi, Troy, Tursaka, Ud (As), Unu, Usun.

Gen araştırmaları da, Türk dili ailesine giren diller konuşan antik halkların dünyaya yayılarak çeşitli halkların ve dillerinin oluşumuna katkıda bulunduklarını, bazılarının da yine diğer halklarla karışmalarına rağmen Türk dili ailesine giren diller konuşmaya devam ettiklerini göstermektedir.

Günümüzde Türk dil ailesine giren diller konuşan halkların, Sibirya’dan Türkiye ve Balkanlara, yeryüzündeki dağılımı da aşağıdaki haritada gösterilmektedir.

2Kaynak: Türkic Culture Institute

Günümüzde Türk dili konuşan Halklar
1 Türkiye 7 Karakalpak 13 Dağıstan 19 Altay 25 Kıbrıs
2 Balkan 8 Uygur 14 Kumuk 20 Hakas 26 Kaşgay
3 Kazak 9 Tatar 15 Karaçay 21 Tuva 27 Khamsin
4 Özbek 10 Çuvaş 16 Balkar 22 Sibir    
5 Kırgız 11 Başkurt 17 Nogay 23 Irak Türkmen    
6 Türkmen 12 Azerbaycan 18 Sakha 24 Suriye Türkmen    

 

Türklerin göç etmelerinin sebepleri:

İlk ortaya çıktıkları Sibirya’nın ikliminin çok sert ve tarıma elverişli alanlarının az olması, Türklerin tarihin çok erken zamanlarında hayvanları ehlileştirebilmelerine ve hayvancılığa dayanan bir ekonomi ve hayat biçimi oluşturmalarına yol açmıştır.

Sibirya halklarının bölgenin zor iklim şartlarında yerleşik hayatın gerektirdiği faaliyetlere yönelmelerine rağmen, ekonomilerinin temelini oluşturan hayvanlarının iyi beslenmesi kendilerinin de iyi beslenmesini sağlayacağından, mevsim, iklim ve coğrafya şartlarında hayvanlarının en iyi besleneceği bölgelere göçlerinde bir süreklilik sağlamış, nüfus çoğaldıkça birbirinin peşi sıra daha batıya ve güneye ilerlemişlerdir.

Bu veriler, Türkiye okullarında okutulan tarih kitaplarında Türklerin Orta Asya’dan kuraklık ve çölleşme sonucu ayrıldıkları görüşünün de yanlış olduğunu göstermektedir. Bilim insanlarının açıklamalarına göre, dünyanın kendi etrafındaki dönüş hızının dünyanın belli bölgeleri üzerinde yarattığı hava akımları çöllerin oluşmasına sebep olmuş ve çöller milyonlarca yıl önce oluşmuştur. Kuraklık ve etkileri konusunda, Türklerin göçleri gibi tarihi olayları hatta İslamiyet’in ortaya çıkışını bile kuraklığa bağlayan görüşün de yanlış olduğu açıklanmıştır.

Arkeolojik, Etimolojik, Mitolojik, Kültürel ve Doğal Veriler yanında gen araştırmaları sonucunda, günümüzde, Türklerin ortaya çıkış ve göçlere başlama yerinin Sibirya olduğu, Türklerin göç etmeleri sebebinin de, büyük ölçüde Sibirya’nın iklim ve coğrafya şartları ile yine Sibirya’nın iklim ve coğrafya şartları sonucunda ortaya çıkan hayvancılığa dayanan ekonomileri olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

Altay-Sibirya halklarının göç ettikleri bölgelerde yerleşik veya yarı yerleşik hayata geçmelerine rağmen, bazı gruplarının genellikle bir süre sonra yeniden başka bölgelere göç ettikleri de görüldüğünden, çeşitli araştırmacılar, Türkleri akıcı/hareketli halklar olarak tanımlamaktadır.

Bu konuya Prof. Anatole A. Klyosov’da dikkat çekmekte; eski antik çağlarda büyük nüfusları olan diğer halkların, tarımsal üretime ve tarımsal alanlara bağımlılıkları nedeniyle yerleşik oldukları bölgeden ayrılmayan bir tutumları olmasına rağmen;

Ural-Altay Sibirya halklarının Asya, Avrupa, Amerika ve Afrika kıtası boyunca göç ettikleri ve halklar arasında bir atardamar işlevi üstlenerek etkileşim ve kaynaşmalarını sağladıklarını, Güney Sibirya kökenli halkların Balkan, Anadolu, Mezopotamya, İran, İskandinavya ve Avrupa coğrafyalarında yaşayan çeşitli halkların içindeki oranlarının artması ve etkili konumlara gelmelerinden sonra, bu bölgelerin halklarında da Dünyaya yayılma davranışının geliştiğine işaret etmektedir.

 

Amerikan Yerlileri

Bu derlemenin ‘Ural-Altay Sibirya’ bölümünde özetlenen New York Times ve BBC World internet sitelerinin (20 Kasım 2013) tarihli yayınlarında “…Batı Avrupalıların atalarının Sibirya Bering boğazı üzerinden Amerika’ya geçtiklerinin anlaşıldığı…” biçimindeki haberlerinde de işaret edildiği üzere yapılan gen araştırmaları; daha önceleri Hint kökenli olarak görülen ve hatta günümüzde bile “Indian American” olarak adlandırılmaya devam edilen Yerli Amerikalıların, Sibirya halklarından biri olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır.

“Last Glacial Maximum” adı verilen, kısaca günümüzde kuzey kutup bölgesinde görülen buz kaplı alanların Avrupa, Amerika ve Asya’nın kuzey bölgelerinin tamamını kapladığı buz çağı zamanında, Sibirya ve Alaska arasındaki Bering Boğazı da donmuş ve günümüzde “Indian American/Native American/Yerli Amerikalı” gibi adlar verilen Sibirya halklarının bir kısmı Amerika kıtasına geçmiş ve bir ucundan diğer ucuna tüm Amerika kıtasına yayılmışlar ve Aztek, Maya, İnka uygarlıklarını kurmuşlardır.

Dil araştırmaları sonucunda, Türklerin ve Yerli Amerikalıların sadece aynı bölgenin halkları olmadıkları, Türk dili ile Yerli Amerikalıların dilinin çok eski zamanlarda aynı dil olduğu anlaşılmıştır. Bu konuda Türkolog Prof. Zakiev, “…Rastlantısal olamayacak, ancak bir arada yaşayan halkların dilinde aynen kullanılabilecek “baldız” gibi akraba isimlendirmeleri ile ata, anne, boya, tanı, ıslak, yeşil ve yaş gibi hayatın çeşitli alanlarını ilgilendiren kelimelerin de aynı olduğunu…” belirtmektedir. [Prof. M. Zakiev, 2002]

“Coman-che” ismindeki “Koman” gibi “Apa-che” ismindeki “Apa” sözcüğü de Türk dili ile doğrudan ilgilidir. “Che” ekinin de Yerli Amerika halklarının dillerinde çok sık kullanıldığı, “Che Guevara” ismindeki “Che” sözcüğünün de bunu vurgulamak için verilen bir lakap olduğu belirtilmektedir.

“…Bering boğazı yoluyla Sibirya’dan Amerika kıtasına en erken geçenlerin 19 bin yıl önce, en geç geçenlerin 11 bin yıl önce geçtikleri…” [“Late Pleistocene Glacial Events in Beringia” Elias & Brigham-Grette, 2013] tahmin edilmektedir.

Yerli Amerikalıların, Sibirya halklarından biri hem de aynı dil ailesine mensup halklarından biri olmasının en önemli sonuçlarından biri, Türk dilinin, insanlığın Taş Devri denilen zamanlarından beri konuşulduğunu kanıtlaması olmuş, Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemi tarihçilerinin öngörülerinin de doğru olduğu ortaya çıkmıştır.

Yerli Amerikalıların, Bering boğazı yoluyla Sibirya’dan Amerika kıtasına geçtikleri ve Altay-Sibirya halkları ile aynı dili konuştuklarının kanıtlanması, aynı zamanda, Altay-Sibirya halklarının başka bölgelere göç tarihinin, insanlığın çok erken dönemlerinde başlamış olduğunu da kanıtlamaktadır.

At Kültürü

İngiltere Exeter Üniversitesinden Dr. Alan Outram, araştırma ekibi içinde yer aldığı Kazakistan’da yapılan araştırmalarını özetlediği [Horse domestication in the Botai Culture, Eneolithic Kazakhstan] adlı makalesinde, “…Kazakistan’da bulunan, Bakır Çağına tarihlenen ve Botai kültürü adı verilen at evcilleştirme yerleşkesindeki incelemelerinin atın Avrupa’dan 1.000 veya 2.000 yıl önce (günümüzden yaklaşık 5.500 yıl önce) evcilleştirildiğini gösterdiğini, bu bölgede MÖ 4.000’li yıllarda (6.000 yıl önce) atın evcilleştirilmiş olabileceğini, kazılarda bulunan kaplar üzerinde yaptıkları analizlerde de at sütü izlerinin bulunduğunu, Kazakistan’da atın sütünden yapılan ‘kımız’ adı verilen hafif alkollü içkinin tarihinin de bu kültüre dayanabileceğini…” belirtmektedir.

Ayrıca, erken zamanlarda Altay-Sibirya bölgesinden Amerika kıtasına geçip, Güney ve Orta Amerika’ya ulaşan, orada Aztek, Maya ve İnka uygarlıklarını kuran Amerika yerlilerinde at kültürü görülmezken, Amerika’ya daha geç zamanlarda giden Kuzey Amerika yerlilerinde at kültürünün olması, bunların at kültürünü Güney Sibirya’da öğrenmiş olabilecekleri ihtimalini de akla getirmektedir.

Siberian Times isimli yayının 4 Ağustos 2013 tarihli yayınında, Altay bölgesinde bulunan bir at iskeletinin 50 bin yaşında olduğunun tespit edildiği haberi yer aldığından, Atların, insan yerleşiminden de önce Altayların doğal canlıları arasında bulunduğunu göstermektedir.

“…Atın evcilleştirilmesi Türklerin hareket kabiliyetlerini artırmasını ve uzak bölgelere göç etmelerini sağlaması (yeryüzündeki ilk küreselleşme dalgası) yanında, tekerleğin ve arabanın icadı, atlı savaşçı birlikleri oluşturulması, evcilleştirilmiş atın ticareti, başka halklara at evcilleştirme tesisleri kurularak işletilmesi gibi yeni imkân ve ekonomilerin gelişmesini sağlamıştır…” [Prof. M. Zakiev, 2002]

Göçebe Ekonomisi – Tarım Ekonomisi

Günümüzde tarım, hammadde, sanayi, teknoloji, finans, ticaret, sanat, bilim, bilişim, iletişim, savunma, turizm, ulaştırma gibi çeşitli sektörlerin farklı kompozisyonlarına dayalı ekonomileri olan ülkelerin birbirinden farklı sosyal ve siyasal örgütlenmelere, eğitim modellerine ihtiyaç duymaları veya geliştirmeleri, hatta bunun farkına varmaları veya varamamaları bile başlangıcından günümüze insanlık tarihinin belirleyici bir değişkeni mahiyetinde olmuştur.

Bu manada, Avusturya aborjinleri örneğinde görüldüğü gibi bazı avcı, toplayıcı veya avcı-toplayıcı halkların yaşam biçimlerini günümüze kadar değişmeden sürdürdükleri görülürken, Ural-Altay halklarının daha çok hayvancılığa dayalı göçebe, yarı-göçebe yaşam biçimleri oluşturdukları, bunun da çiftçiliğe dayalı yaşam biçimini seçen diğer halklarla aralarında, önemli toplumsal ve siyasal farklılıklar oluşmasına yol açtığı görülmektedir.

Tarıma dayalı yaşam biçimini seçen halklar, ekonomileri nedeniyle tarımsal alanlara ve tarımsal ürünlerinin hasat zamanına bağımlı hale gelmişler, tarımsal alanlarının mülkiyetini korumak için de diğer halklara kapalı olan bir toplum modeli diyebileceğimiz bir tarzda örgütlenmişlerdir.

Göçebe halklar ise, hayvanlarından elde ettikleri et, süt, yoğurt ve yağ ile beslenmiş, hayvanlarının deri ve yünlerini işleyerek giyinmiş ve çadırlarını bunlarla yapmış ve kendilerine bu imkânları sağlayan hayvanlarını da, Prof. Anatole A. Klyosov’un ifadesiyle “yiyeceklerini de yanlarında taşıdıklarından” belirli bir tarımsal alana bağımlılıkları olmamıştır.

Prof. Anatole A. Klyosov; “…Türklerin avcı-toplayıcı ekonomiden hayvan yetiştirmeye dayanan ekonomiyi geliştirdiklerini, göçebe kültürünün kadın-erkek eşitliğini, bağımsızlık ve eşitçiliği, askeri yetenekler ve teknikleri ile tüm dünyaya dağılmalarında kültürleri kadar önemli olan kendilerine olan benzersiz güvenlerini yarattığını…” belirtmektedir. [Anatole A. Klyosov, Overview of Türkic genetics, 2010-2012]

Türklerin, yeni bölgelere olan göçleri sırasında ve hayvancılık yaptıkları mevsimlere ve iklimlere göre hareket ettikleri coğrafyalarda, güvenliklerini sağlayabilmelerinin, yerleşik halklardan farklı bir örgütlenme biçimini ortaya çıkardığı da görülmektedir. Bu nedenle, kabileler arasında dayanışmayı artırmak için ‘exogamy’ adı verilen diğer kabile ve halklardan evlenme kuralını benimsemiş ve sıkı bir biçimde uygulayarak, kabileler ve halklar arası akrabalıkları artırmışlar, diğer halklarla kaynaşmışlar, hem kendi içlerinde hem diğer halklarla ilişkilerinde ötekileştirme yerine eşitlik, adalet ve dayanışmayı önemsemişler, bunların sonucunda da tehditlere karşı güçlü birlikler oluşturabilmişlerdir.

Türk dili konuşan halkların birçoğunda halen devam eden yedi göbek akraba dışındakilerle evliliği esas alan ‘exogamy’ kuralının Anadolu Türklerinde İslamiyet’in kabulünden sonra değiştirildiği, Oğuz Kağan Destanının Oğuz Kağan’ın evliliğinin anlatıldığı bölümün, Oğuz Kağan’ın en samimi Müslüman olan amcakızıyla evlendiği biçiminde değiştirilmesinden anlaşılmaktadır.

Göçebe ve yarı-göçebe ekonomisi veya Tarım ekonomisi toplumlarının, Devlet biçimleri de farklı olmuş, Tarım ekonomisine dayalı toplumlar küçük feodal devletler biçiminde kurulurken; mevsimlere göre geniş otlaklara ihtiyacı olan Türk boylarının Devlet biçimi ise, çeşitli tehditlere karşı boyların gönüllü birlikteliklerine dayanan Birlikler oluşturmaları doğrultusunda gelişmiş, tüm Türk boylarının bu Birliklere katılması durumlarında da, Asya’nın bir ucundan Avrupa’nın ortalarına kadar uzanan Devletler/Birlikler ortaya çıkmıştır. Bu durum aynı zamanda Türklerin yerleşim yerlerinin yaygınlığının da kanıtı olmuştur.

Diğer taraftan, hayvancılığa dayanan ekonomileri gereği göçebe/göçer kabilelerden oluşmaları sebebiyle, doğal olarak oluşturdukları Birliklerin de, hareketli/mobil Birlikler niteliği taşıdığı, bunun sonucunda da, son bulundukları bölgede akraba oldukları halklarla birlikte örneğin birkaç yüzyıl Balkanlarda, sonraki yüzyıl Anadolu’da, Mezopotamya’da veya Avrupa’nın bir başka noktasında ortaya çıktıkları görülmekte, halkların birbirine karışma ve etkileşimlerini sağlayan bir atardamar işlevi gördükleri anlaşılmaktadır.

Altay-Türk dili konuşan halkların yerleşme bölgeleri

12 bin yıl önce dünyanın beş kıtasının toplam nüfusunun 1-10 milyon, 7 bin yıl önce ise 5-20 milyon arasında (Ankara veya İstanbul nüfusu kadar) olduğu tahmin edildiğinden, yeryüzünde yerleşime açık çok geniş alanlar bulunduğu anlaşılmakta, atı evcilleştiren, hayvan yetiştirmeye dayanan ekonomileri nedeniyle bir yere bağımlılıkları olmayan Türklerin de çok çeşitli bölgelere göç etmesi için çok yönlü maddi zeminin hazır olduğu görülmektedir.

 

13

Kaynak:  http://etc.usf.edu/maps/pages/2900/2965/2965.htm

Sibirya’dan Batı Avrupa’ya uzanan “Büyük Kuzey Düzlükleri” (Great Northern Lowland) adındaki düzlükler, Kuzey Yarımkürenin en büyük düzlükleridir. Bu düzlüklerin Güney Sibirya’dan Hazar Denizine kadar uzanan bölümüne Balkaş-Aral-Hazar Stepleri, Hazar Denizinden Romanya’ya kadar uzanan bölümüne de Kafkas-Karadeniz stepleri denilmektedir.

Türk dili konuşan halkların temel yerleşim ve çoğalma bölgeleri, Sibirya’nın doğal uzantısı olan Hazar-Aral-Balkaş Stepleridir.

Türk dili konuşan halkların temel yerleşim ve çoğalma bölgeleri olan-Sibirya’nın doğal uzantısını da oluşturan Hazar-Aral-Balkaş Steplerinden; iki ana hatta yazlık ve kışlık bölgeler oluşturdukları, birinci hattın Kafkas-Karadeniz stepleri istikameti, ikinci hattın ise, Hindikuş dağları istikameti olduğu; söz konusu bu iki ana hat arasında yer alan alanlarda yarı-göçebe bir hayat sürdürdükleri belirtilmektedir.

Örneğin, Türk dili konuşan halkların bir bölümünün Kafkas-Karadeniz stepleri üzerinden Balkanlara ve Avrupa’ya yöneldikleri, DNA gen bilimcilerinin araştırmalarına göre Türklerin “12 bin yıl önce, Avrupa’ya ulaştıkları ve Balkanlara yerleştikleri, Balkanların yerli halkları ile karıştıkları, bu süreç sonunda Balkanlarda 8-9 bin yıl önceye tarihlenen Balkan Arkeolojik kültürünün, 6.000 yıl önce de pro-Hint-Avrupa (Arian/Aryan) dilinin oluştuğu” [Klyosov A. 2010-2012] anlaşılmıştır.

Yine tarihi, mitolojik ve kültürel verilerin de desteklediği gen araştırmaları sonucunda, Balkaş-Aral-Hazar-Kafkas-Karadeniz stepleri hattında yaşayan Türk boylarının 6.000 yıl önce de Kafkasya’ya, 5.500 yıl önce Anadolu’ya geçtikleri [Klyosov A. 2010-2012] tespit edilmiştir.

Hazar-Aral-Balkaş Stepleri ile Hindikuş dağları hattında yarı göçebe – yarı yerleşik hayatı sürdüren Türklerin bir bölümünün ise, günümüz Pakistan sınırları içinde yer alan Hindikuş dağlarından doğup Arap denizine dökülen İndus Nehri boyunca kurulmuş ve en gelişmiş dönemini MÖ 3.300 ve MÖ 1.300 yılları arasında yaşamış “Indus Valley Civilization” (İndus Vadisi Medeniyeti) ismi verilen antik medeniyetin yaşandığı bölgeye de yerleştikleri anlaşılmıştır. Yapılan gen araştırmaları da, söz konusu kabilelerin İndus nehri- Arap Denizi hattını kullanarak 5.300 yıl önce Mezopotamya ve Mısır’a, Mısır’dan Afrika’nın içlerine, Mezopotamya’dan da Kuzey Afrika üzerinden 3.600-4.000 yıl önce İspanya’ya ulaştıklarını göstermiştir.

Hazar-Aral-Balkaş Stepleri ile Hindikuş dağları hattında yarı göçebe – yarı yerleşik hayatlarına devam eden Türklerin ise, törelerini aynen korudukları ve yaşadıkları birçok bölgede olduğu gibi, Türkistan bölgesinde de, silahlı süvari birlikleriyle bölge halkları ve ticaret yollarını dış tehditlerden koruma görevini de üstlendikleri tarihi kaynaklarda (örneğin Büyük İskender’in bölgede karşılaştığı Başkurt süvari birliği ile ilgili tarihi anlatımlarda) yer almaktadır.

Türklerin antik çağlardan beri Orta Asya’da olduğunu gösteren sayısız kaynak olmakla birlikte, Arkeoloji ve Etnoloji Profesörü Azgar Mukhamadiev’in [Problems of Linguoethnohistory of the Tatar people, Kazan, 1995] isimli eserinde yer alan “Klasik antik çağda Türkistan coğrafyasında sıfat olarak ‘Devlet’ anlamına gelen, üzerinde ‘Türk’ adı yazılı para basıldığı” bilgisinden de söz edilmelidir.

Orta Asya hattında yaşayan Türklerin bir kısmının da, bugünkü Moğolistan ve Çin istikametine yöneldikleri, o dönemlerde Moğolların ataları olan halkların Japon denizi kıyılarında yaşadığı, günümüz Moğolistanı ve Kuzey Çin bölgesinin, Altay-Türk dili konuşan halkların yaşadıkları alanlardan biri olduğu, daha sonraki zamanlarda bu bölgeden doğan Türk İmparatorlukları ile Altay-Türk dil ailesine giren diller konuşan halkların Çin içlerine ilerlemesini durdurmak için Çinliler tarafından yapılan Çin Seddi ve Çin yazılı kaynaklarından açıkça görülmektedir. Yine söz konusu bölgede bulunan MÖ 1.800 yılına ait (3.800 yıllık) Tokarlara ait Mumya Kültürü ile Mumyalar üzerinde yapılan gen analizleri maddi delillerin bir diğerini oluşturmaktadır.

Çin yazılı kaynakları da, bu bölgedeki Türk tarihinin bugünden yaklaşık 3700 yıl öncesine kadar bölümü hakkında kısmen bilgi edinmemizi de mümkün kılmaktadır. MÖ 1677 yılı (3700 yıllık) Çin kaynaklarında, Türk dilinin en eski kelimeleri Tanrı, Kut, Ordu, Tuğ ve Hun kelimelerinden söz edilmektedir

Bu nedenlerle, Orta Asya, Kafkaslar, Anadolu, Mezopotamya ve Mısır’da antik zamanlarda kurulan uygarlıklar ile Türklerin ilgisi ve ilişkisinin araştırılmasına ve bazı sonuçlarının yayınlanmasına başlanmıştır.