Makaleleri Arayın

Son yıllarda Batı bilim dünyasında, Türk'lerin kökeni ve tarihi ile ilgili yayınlanan doğru ve objektif bilgilere ulaşın.

KIPÇAKLAR – KUMANLAR

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

KIPÇAK-KUMANLAR

 

Tarihçiler tarafından Kıpçak-Kumanların en önemli niteliklerinin erkek ve kadın savaşçılardan oluşan askeri güçleri olduğu belirtilmektedir. Bununla birlikte ekonomik faaliyetlerini de sürdürmüşler “…Bizans’tan Harzemlere kadar yaygın yerleşimlerinin de etkisiyle Venedik’ten Orta Asya’ya uzanan ticaret yollarını da kontrol altına almışlar ve ticaret akışını yönlendirmişlerdir…” [Cuman People, Metapedia]

Kıpçak-Kumanların; Batı Göktürkleri, Kangar Birliği ve Kimek Konfederasyonunun bileşenlerinden oldukları hususuna yukarıdaki bölümlerde değinilmiştir. Kıpçak-Kumanların tarihçeleri ve bir Konfederasyon kurmaları süreci ile sonrasındaki dönemlerine de aşağıdaki bölümlerde yer verilmektedir.

Kuman adı

Boy adı olarak Kumanlarının izlerinin “…Amerikan yerlilerinden Comanche’lerde bulunabileceği…” belirtilmektedir. [Thomas Mayne Reed, 1955]

“Coman-che” ismindeki “Koman” gibi “Apa-che” ismindeki “Apa” sözcüğü de Türk dili ile doğrudan ilgilidir.

“…Eski Çin kaynaklarına göre de, Altay dağları bölgesinde yaşayan Kuzey Hunlarının adı önce “So” halkı iken daha sonra Kuman, Kırgız, Chu-kshi ve Türk adı altında dört kabileye ayrılmıştır…” [Aristov N.A. 1896; Zakiev M.Z. 1977].

Roma’nın kurucu kabilelerinden biri olan Etrüsklerin şehri “Kum”, Macaristan’daki “Kuman” ve Makedonya’daki “Kumanova” şehirleri Kuman adı ile alakalıdır. [Zakiev M.Z. 2002]

MS 70’li yıllarda yazılan  ‘History of the Judean war by Josephus Flavius’ ismindeki eski Rus dilindeki belgede de, Alanların Yases olarak ve Kuman’ larla akraba bir dile sahip olduğu belirtilmektedir. [Meschersky N.A. 1958, 454]

Prof. Feridun Ağasıoğlu da, Kuman’ ların MÖ 3. ve 4.yy’larda Fırat nehri boylarında yaşadığını açıklamaktadır.

“…Mezopotamya’nın atlı göçebe kabileleri Sabir, Kuman, Quti, Lulu ve Turuk ile ilgili ilk kayıtlar MÖ 2300-2200 yıllarına ait Babil tabletlerinde bulunmaktadır…” [Klyosov A. “Overview Of Turkish Genetics” 2010-2012]

Kıpçak adı

Tarih anlayışında “continuity-devamlılık ekolü” savunucularından İtalyan Prof. Mario Alinei, “Palaeolithic continuity of Indo-European, Uralic and Altaic populations in Eurasia” isimli makalesinde; Çok eski zamanlarda bazı halkların yer altında evler yaptıkları dönemlerde Ural ve Altay halklarının iki tür ev yaptıklarını, birinci türün, nehrin veya çoğunlukla iki nehrin birleştikleri bölgenin en yüksek noktasında, ikinci türün dere kenarlarının yamaçları/teraslarında yaptıkları tür olduğunu, her iki tür evin de yere yarı gömülü olup, çatısını kereste ile kapattıklarını, bazı bölgelerdeki bu evlerin ağaç/kereste duvarlı, bazı bölgelerde ise taş duvarlı olduğunu belirtmektedir.

Makale ve makalenin başlığından, Ural-Altay halklarının Palaeolothic dönemdeki evlerinin ağaç/kereste veya taş duvarlı oldukları ve bu iki ayrı ev mimarisinin Ural-Altay halklarından Hint-Avrupa dili konuşmaya başlayanlar tarafından da devam ettirildiği anlaşılmaktadır.

Kıpçakların tarihi süreçte; Ku (Kuchak Kukiji, Kujshe, Kuche, Küeshe,  Kyueshe, Kushi, Kushu, Kuchuk, Cumans, Quman, Comani, Kumandy, Kun-ok, Kun) veya Ki (Kipsak, Qipchaq, Qifjaq, Kimchag, Kimcha’ud, Kyfchak, Kibi, Kibir) gibi isimlerle anıldığı belirtilmektedir.

Türkolog M. Zakiev’e göre, Kıpçak adı, Ku-sak (Beyaz Saka) adından gelmektedir. Bazı tarihçiler de Ki-pi /Kipsak adından geldiğini savunmaktadır. Ku-sak veya Ki-pi/Kipsak adının, “Kıpçak” isimli bir boy adı haline dönüşmesinin de, “ağaç” ve “Oğuz Kağan Destanı” ile alâkalı olduğu anlaşılmaktadır.

Oğuz Kağan Destanına göre;  “…Oğuz Kağan fetihlerine devam etmek için İdil Irmağını geçmek zorundadır. Buna bir çare bulunması için bilgelere danışır. Askerler içerisinde Uluğ Ordu Beg adında akıllı bir kişi vardı. Burada pek çok ağaç ve dallar bulunuyordu, o ağaçları kesip, birbirine bağlayarak bir sal yaptı. Bunun üzerine binen askerler karşı kıyıya geçmeyi başardı. Oğuz Kağan bu hadise karşısında sevinir ve bu bilge kişiye; “sen burada beg ol, senin adın Kıpçak Beg olsun”, der… Oğuz Kağan Destanında, İdil Irmağı boyları ve çevresi Kıpçak Beg’in payına düşmüştür ve adın buradaki anlamı ağaç ile alâkalıdır…” [ Prof. Dr. Saadettin Y. Gömeç, Türk Tarihinde Kıpçaklar]

Macar Türkolog Árpád Berta, ‘Kumanların Kökeni’ isimli makalesinde; “Kıpçak adının kökeni sorunu çözümlenememiş olmakla birlikte, ne kovukta oturan, ne de öfkeli anlamlarını onaylayabiliriz” demektedir.

Oğuz Kağan Destanında da, Kıpçak adına, ne kovukta oturan – ne de öfkeli anlamları yüklenmekte, Kıpçak adının ağaç ile alâkalı olduğu anlaşılmakta, Kıpçak adı verilen ilk kişinin de “Uluğ Ordu Bey” ismini taşıdığı belirtilmektedir.

Destanların en önemli özelliğinin, tarihte genellikle milli birlik oluşturma dönemlerinde ortaya çıkması ve gerçeklerin olağanüstü-olağandışılaştırılarak hikâyeleştirilmesine dayandığı bilinmektedir. Destanların bu özelliği kapsamında Oğuz Kağan Destanı incelendiğinde; Kıpçak isminin Oğuz Kağan döneminde “ağaç duvarlı ev”lerde oturan Türk boylarını ifade ettiği, ağaç duvarlı evlerde oturan bu boyların Beylerinin isminin “Uluğ Ordu Bey” olarak ifade edilmesinin de “büyük bir orduları olduğuna” işaret ettiği anlaşılmaktadır.

Böylelikle Oğuz Kağan döneminden itibaren Kuzey Türklerinin adının Kıpçak olarak adlandırılmaya başlandığı, Kaşgarlı Mahmut’un da “Divanü Lügati’t-Türk” adlı eserinde bu bölgede yaşayan Türklerin konuştuğu Türkçeye Kıpçakça ismini verdiği görülmektedir.

Prof. Mario Alinei  “The Paleolıthıc Contınuıty Paradıgm” isimli makalesinde de; “…Avrupa dillerindeki Tree (Ağaç) isminin “Tar” ismine dayandığını…” belirtmektedir. Batı Göktürk Birliği komutanlarının Tarkan-Tarhan adı ile anıldığı, Batı Göktürk Yabgusu İstemi Kağan’ın oğlunun isminin de Tardu olduğu bilinmekte, bu adlandırmaların da Ağaç duvarlı evlerde oturan boylar ile ilişkili olduğu anlaşılmaktadır.

Kıpçak ve Oğuz dilleri

Kıpçak isminin günümüzde halen yaşıyor olmasının sebeplerinden en önemlisi Türk dilinin sınıflandırılmasında kullanılmasıdır. Kaşgarlı Mahmut “Divanü Lügati’t-Türk” te; “Kırgız, Kıpçak, Oğuz, Toxsı (Tukhs), Yağma, Çiğil, Oğrak, Çaruk boylarının öz Türkçe olarak yalnız bir dilleri vardır” demekte, pek çok lehçeye ait verdiği örnekler içinde Oğuzca ve Kıpçakça kelimelere ağırlık vermektedir. Bunun da Kaşgarlı Mahmut’un eserini yazdığı dönemde, bu iki boyun en büyük iki boy olmalarından kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

Dildeki bu sınıflandırma, Türk dili konuşan halkların kendilerini tanımlamasına da yansımıştır. Bu nedenle, Prof. M. Zakiev, “bin yıldan fazla zamandan beri Kıpçak isminin Kuzey Türklerinin genel ismi olduğunu, Ural-İdil Türk boyları ve hatta Bulgarların da bu genel ismi kullandıklarını” belirtmektedir.

Dil bilimcilere göre, Türk dili çeşitli biçimde sınıflandırılmakla birlikte Türk Dünyasında Oğuz ve Ogur’ların müşterek devleti olan Hazarlar dönemine kadar dil ayırımı Ogur ve Oğuz şeklindedir. Hazarlar döneminde Ogur “r” kolunda konuşanların Oğuz “z” dil özelliklerini benimsemesiyle Ogur ve Oğuz dili arasındaki farklılık azalmış, tüm Türk dünyası Oğuz “z” dilinde konuşmaya başlamış ve birbirlerini daha iyi anlar hale gelmişlerdir.

Yıldız Teknik Üniversitesinden M. Selda Karaşlar, “Divani Lügati-t Türk’teki Oğuzca eylemlerin eski Kıpçak Türkçesindeki görünümü” [The Journal of Academic Social Science Studies, Ağustos 2012] isimli makalesinde; Divani Lügati-t Türk’teki Oğuzca kayıtlı 34 eylemin Memlûk-Kıpçak Türkçesi eserlerinde tespit edildiğini, yapılan karşılaştırma sonucunda bu eylemlerin gerek anlam gerekse şekil açısından Oğuz Türkçesi ile paralel olduğunun görüldüğünü belirtmektedir.

Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü Arş. Gör. Özkan Aydoğdu’da, Divanü Lügati’t-Türk’te geçen Türk boyları ve boylara ait dil özellikleri karşılaştırılmasının coğrafi bölgelere göre sınıflandırıldığında; Kuzey (Batı) Grubunu; Peçenek, Kıpçak, Oğuz, Yemek, Başkurt, Basmıl, Kay, Yabaku, Tatar ve Kırgızların oluşturduğunu, Güney (Doğu) Grubunu ise; Çigil, Tohsı, Yağma, Uğrak, Çaruk, Çomul, Uygur, Tangut ve Hıtayların oluşturduğunu açıklamaktadır. [Aydoğdu Ö. Journal of World of Turks, Vol 1, No 1, 2009]

Bu açıklamalardan, Kaşgarlı Mahmut döneminde, Oğuz ve Kıpçak kollarının anlam ve şekil açısından paralel olup, Türkçenin Kuzey kolunda oldukları; ancak zaman içinde Selçuklu ve Osmanlı dönemlerindeki İmparatorluk süreçleri nedeniyle, Anadolu Oğuz dilinin, Oğuz Yabgu Devletinin diliyle olduğu gibi Kuzey Türklerinin diliyle de kısmen farklılaştığı anlaşılmaktadır.

Kuzey Türkleri ile Osmanlı dili arasındaki farklılığı azaltmak için Kırımlı İsmail Gaspıralı (21 Mart 1851 – 24 Eylül 1914), “dilde, fikirde, işte birlik” sloganıyla bütün dünya Türklüğünün anlayabileceği ortak bir edebi dil geliştirmeye çalışmıştır. Osmanlı Türkçesini temel alarak oluşturduğu bu dille çıkardığı Tercüman gazetesinin, Kırım’dan başlayarak Kafkasya, Kazan, Sibirya, Orta Asya bölgeleri, Çin Türkistan’ı, Osmanlı toprakları, Mısır ve İran’da dağıtımını gerçekleştirmiştir. Aynı dili esas alarak kurduğu Usul-i Cedit mektebi modeli de Kırım, Kazan, İdil boyu ve Kafkasya’da hızla yayılmıştır. 1905 yılına gelindiğinde Rusya Müslümanlarının yaklaşık beş bin okulunda Gaspıralı’nın geliştirdiği yeni usul kullanılır hale gelmiştir. Bu çabalar sonucunda Türk dilleri arasında bir miktar yakınlaşma sağlanmıştır.

Kıpçak-Kuman Konfederasyonu

Yukarıda anlatılanlar, bazı tarihçilerin Kuzey İran halklarından Tölis gibi halkların bir kısmının Orta Asya içlerine ilerlemesi ile ortaya çıktıklarını belirttikleri Kıpçak-Kumanların ortaya çıkış süreçlerini yanlış telakki ettiklerini, yanlış varsayımlara-yanlış ön kabullere dayandığını göstermektedir.

Kaldı ki “Yenisey Yazıtları” adı verilen mezar taşlarından da görüldüğü gibi Yenisey boylarından Tölis [Doç. Dr. Erhan Aydın “Yenisey Yazıtlarında Geçen Türk Boyları Üzerine Notlar”, Turkish Studies Winter 2011] gibi adlar taşıyan oymakların da Tölislerle birlikte Kuzey İran’da adları geçen Tat, Tati, Talisan gibi günümüzde toplam nüfusları 50.000 civarında olan toplulukların da Kuzey İran’a yerleşerek asimile olan Yenisey-Sibirya halklarından olduklarının anlaşılmasını sağlamaktadır.

Kıpçak-Kumanların, Batı Göktürkleri ismiyle de anılan Oğuz, Türkmen, Kangar, Peçenek, Kıpçak-Kuman ve Kimek boylarının, I. Göktürk Kağanlığının sona ermesi üzerine Kangar boyu liderliğinde oluşturdukları Konfederasyonun da (MS 659-750) bir üyesi oldukları görülmektedir.

Söz konusu boyların bir kısmı İslamiyeti seçmiş, bir kısmı Hazarlara katılmıştır, bir kısmı da Doğu Avrupa’ya ilerlemiştir. Süreç içinde Hazar Kağanlığının yıkılmasıyla da, Sibirya’nın tüm Türk dili konuşan boylarının (Anatole Klyosov’a göre %10’luk kısmı dışında) Aral-Kafkas-Karadeniz steplerine ilerlemesine yol açmıştır. Sibirya’nın boşalması, Kangar boyundan sonra Aral-Balkaş steplerinde Kimek boyu liderliğinde sürdürülen Konfederasyon içindeki Kıpçak-Kumanların gücünü artırmış, bu birlik Kıpçak-Kuman Konfederasyonu adını almıştır.

Ancak bu Birliğin, bir Kağanlarının bile olmadığı ancak henüz çözülemeyen bir ilişki biçimlerinin de olduğu tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Batılı kaynakların anlayamadıklarını belirttiği bu durumun, kadın ve erkeklerin de çeşitli yaş kategorilerine göre yetki ve sorumlulukları, düzenleyici kuralları-yaptırımları bulunan sürdürülebilir nitelikteki bir sosyal örgütlenme tarzlarının bulunmasından kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Örneğin, gençlerin sorumluluğunun delikanlı-başında, yerleşim yeri yönetiminin Kırcıman adı verilen evli erkekler grubunun sorumluluğunda, temsil yetkisinin yaşlılarda-kartlarda olması gibi…

Kıpçak-Kumanların çeşitli bölgelere yerleşme mücadeleleri döneminde de, %30’unun öldüğü tahmini (Anatole Klyosov) yapılmaktadır.

Arap, Rus, Ermeni ve Almanların Kıpçak-Kuman genel adıyla anılan Türk boylarını, açık renk tenli ve renkli gözlü anlamlarına gelen Arapların Sakaliba, Rusların Polovets, Ermenilerin Khartesh, Almanların Flaven sözcükleri ile tanımladıkları da tarihi kaynaklarda yer almaktadır.

Kafkas-Karadeniz Stepleri ve Kıpçak-Kumanlar

Kıpçak-Kuman Konfederasyonuna bağlı oymakların en kalabalık yerleştikleri bölgelerden biri de Kafkas-Karadeniz stepleri olduğu belirtilmektedir. İdil-Ural bölgesinde İdil Bulgar Devleti adı altında Bulgar ve Başkurt gibi boylar ile Ural halklarının bulunması nedeniyle bu bölge yerine, daha çok Peçeneklerin Balkanlara ilerleme döneminde bir bölümünün Peçeneklere katılarak yarımadadan ayrılmaları nedeniyle nüfusu kısmen azaldığı belirtilen Kırım Yarımadasına ve Kafkas-Karadeniz stepleri ile Hazar şehirlerine yerleştikleri ve bir bölümünün de Romanya’dan Kazakistan’a kadar uzanan steplerde hayvancılığa dayanan göçebe hayatı sürdürdükleri anlatılmaktadır.

Hazar Kağanlığını yıkarak etki alanını genişleten ancak Peçeneklerden önemli darbeler alan Kievan-Rus Knezliği ile muhtelif savaşlara girdikleri, neticede 1068 yılında üç Rus Prensliğinin ortak ordusunu Chernigov Savaşında yendikten sonra Hazar Denizi-Tuna hattında hâkimiyet kurdukları, Kievan Rusların günümüz Ukrayna topraklarından Moskova bölgesine çekilmelerini sağladıkları ve vergiye bağladıkları, diğer taraftan da, Rus Prenslikleri hanedan aileleri ile karşılıklı evliliklerle akrabalıklar tesis ettikleri çeşitli kaynaklarda yer almaktadır.

Kıpçak-Kumanların Kafkas Karadeniz stepleri bölgesine yerleşme savaşlarından sonra nispeten istikrarlı bir dönemin ardından Cengiz ordularının Kuzey İran üzerinden bölgeye gelmesi üzerine yeniden savaş dönemi başlamıştır.

Cengiz orduları, Hazar Denizi kıyılarından o dönemde Kıpçak Bozkırı olarak adlandırılan Kafkas-Karadeniz steplerine girmiş ve Kıpçak-Rus kuvvetlerinden oluşturulmuş orduyu 31 Mayıs 1223 tarihli Kalka savaşında yenerek, Kıpçaklar ve Rusları Dinyeper nehri civarına sürmüş, ardından İdil Bulgar Devleti üzerine yürümüştür. [Kargalov V.V. BSE, 3rd edition, 16, 520]. Ancak Cengiz orduları İdil Bulgar Devleti orduları tarafından tarihlerinde ilk defa bozguna uğratılmışlardır. 1229 yılında Moğol Kurultayında alınan karar gereğince 1232 yılında Batu komutasındaki Cengiz Orduları geldikleri İdil bölgesinde ikinci yenilgilerini yaşamış, 1235 yılı Karakurum Moğol Kurultayında Doğu Avrupa üzerine yürüme kararı alınması üzerine 250-300 bin askerden oluşan orduları ilk hedef olarak belirledikleri Bulgarları yenmiştir. [Halikov A.H. 1994, 36]. 1239-1240 yıllarında da bölge tamamen Cengizlilerin kontrolüne geçmiştir.

Kafkas-Karadeniz steplerini işgal ettiği ordusunun büyük bölümü Orta-Asya Türkleri ve halklarından oluşan Batu Han, bölgedeki Kıpçak-Kuman ve Bulgarları mağlup ettikten sonra bu grupları kendisine katılmaya ikna etmiş, Altınordu Devleti tamamen Kıpçak-Kuman Devleti haline gelmiştir. Bu nedenle bazı tarihçiler Altınordu Devletini, Kıpçak Kağanlığı olarak adlandırmaktadır.

Altınordu Devleti Hanlarından Berke Han (1257-1267) Seyfettin el-Buhari’nin etkisiyle İslamiyet’i seçmiş, Özbek Han döneminde (1313-1340)  İslamiyet Kafkas-Karadeniz steplerinde hızla yayılmış, Bulgar Türkleri de (Kazan Tatarları) zaten 992 yılında İslamiyet’i kabul etmiş olduklarından, Türk Dünyasının büyük bir bölümü din temelinde yeniden birleşmiştir.

Emir Timur’un Altınordu topraklarına sefer düzenlemesi, Altınordu Devleti’ni güçsüz düşürmüş ve taht kavgalarının başlamasına yol açmış, bu kavgalarla parçalanan Altınordu Devleti topraklarında; Kazan Hanlığı, Kırım Hanlığı, Astrahan Hanlığı, Nogay Hanlığı, Sibir (Sibirya) Hanlığı kurulmuştur.

Entegrasyon

Günümüz Rusya’sında “Tatar” adı verilen halklarla ilgili yapılan gen araştırmaları, erkek nüfuslarının % 40-70 oranındaki bölümünün Altay (R1), Ural (N) Y-Haplogrupları ile % 6-9 oranında (C) Y-Haplogrubu taşıyan halklar oldukları, kadınlarının hemen tamamının Batı Avrasya Haplogrupları da denilen Ural-Altay MtDNA Haplogrupları taşıdığını göstermektedir.

Özbekistan ve Kırgızistan’a sürgün edilen Kırım Tatarları ile ilgili yapılan gen araştırmaları da, % 41 oranında taşıdıkları (R1) Haplogrubu yanında % 14 oranında Ortadoğu-Güney Batı Asya (J2), % 5 oranında Kuzey Afrika (E1) ve % 18 oranında Indus Vadisi orijinli F-M89 Haplogrupları da taşıdıkları, aynı şekilde günümüzde Orta Sibirya’da yaşayan ve 100.000 civarında bir nüfusları olan Abakan Tatarlarının da (Hakas Türkleri) % 46 gibi çok yüksek bir oranda Ortadoğu-Güney Batı Asya (J1-J2), % 12 oranında Ortadoğu orijinli G1-G2 ve % 4 oranında da Kuzey Afrika  (E1) Haplogrupları taşıdıklarını göstermiştir.

Kırımdan Orta Sibirya’ya göç ettikleri veya sürgün-iskân edildikleri anlaşılan Abakan Tatarları/Hakas Türkleri ile Kırım Tatarları/Türkleri ile ilgili gen araştırmalarında görülen bu çeşitliliğin, Kırım Yarımadasının, eski antik çağlardan bu yana tarih içindeki hemen her Türk boyunun buraya bir dönem yerleşmiş olması yanında, MÖ 700 yıllarında Antik Yunanlılardan başlayarak Roma ve Bizans İmparatorlukları ile Cenevizlilerin, Kırım Yarımadasının Osmanlı İmparatorluğuna katıldığı 1475 yılına kadar yaklaşık 2.200 yıl boyunca, Kırım sahillerinde ticari koloniler kurmalarının etkisinin de olduğu, bunun da karşılıklı yerleşimler ve kültür etkileşimine yol açtığı, kültür etkileşiminin özellikle mutfak kültürlerine de yansımış olduğu hususunun da en çok Pide-Pizza, Mantı-Makarna-Erişte ilişkisinde ve bunları pişirme yöntemlerinde çok açık biçimde görüldüğü belirtilmektedir.

Oğuz Türkçesindeki “ondan-bundan” tekerlemesinin, Kırımlıların çoğunun “onday-bunday”, Rusların “davay-davay”, Oğuz Türkçesindeki “Ata” sözcüğünü Kırımlıların “atay”, Rusların “atey”; Oğuz Türkçesindeki “Ağa-m” sözcüğünü Kırımlıların “Aka-m”; Oğuz Türkçesindeki “abla” sözcüğünün Kırımlıların çoğunun “daday” biçiminde ifade ettiği görülmektedir.

Bu bağlamda, Tarihi çok eskilere gittiği ifade edilen Kastamonu “Daday” ilçesi ile “Az-davay şelalesi” isimlerinin kökenleri de anlaşılmaktadır.

Bizzat “Kastamonu” isminin de, “Kas-tau-önü” (kayalık dağ önü, “benim-m-” ekiyle de, “Kas-taum-önü” (kayalık dağımın önü) anlamına geldiği görülmektedir.

Not; Kasır- Kasrı sözcüklerinden ve zor işler için kullanılan Kasmak fiilinden görülebileceği üzere eski Türkçe Kas; zor-yalçın, Tau-Tav; Dağ anlamına gelmektedir. Prof. Zakiev’de, “Caucas (Kau-kas)” adının “Beyaz Yalçın -aşılması zor- Kayalıklar” anlamına geldiğini belirtmektedir. Yine “Az-davay” eski Türkçe bir deyim olup, “az” (as, uz) ismi de bir Türk boyunun ismidir.

Kafkas-Karadeniz stepleri Türk boylarının çok eski tarihlerden beri Anadolu’nun Karadeniz sahili ve iç bölgelerine yerleştiklerine dair birçok veri olmakla birlikte, daha çok Bölgenin Ruslar tarafından işgal edildiği 1700’lü yılların sonu-1800’lü yılların başından itibaren başta Anadolu olmak üzere tüm Osmanlı Coğrafyasına yerleşen söz konusu halkların da, diğer tüm göçmenler gibi, Osmanlı ve Anadolu halkıyla bütünleştiği, Anadolu’da doğup-büyüyen nesilleri için de söz konusu bölgelerin atalarının çok uzak bir hatırası mahiyetini taşıdığı görülmektedir.

Kırımlı tarihçi Sevdiyar Mamet de; “Kırım yarımadasında Taurlar, Kimmerler, İskitler, Sarmatlar, Alanlar, Hunlar, Hazarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler ve Kıpçaklar yaşamışlar ve birbirlerinin kültür ve geleneklerine uyum sağlayarak barışçıl bir işbirliği içinde yaşayarak bütünleşmiş bir halk oluşturmuşlardır. Hatta bu kitleye en son katılan Moğol klanı bile Türkleşerek bu bütünleşmiş halkın bir parçası haline gelmiştir” demektedir. [Sevdiyar Mamet, Etudes for ethnogenesis of the Crimean Tatars. New York. 1997, s.539]

Doç. Dr. Yonca Anzerlioğlu’da “Kırım’ın Hristiyan Türkleri: Urumlar” makalesinde; Hem güney hem de kuzey Türkçesinin özelliklerini taşıyan bir dilleri – adet, gelenek ve görenek olarak Kıpçak-Oğuz Türklerinin bir karışımı olan – halen de Deşt-i Kıpçak sahasında yaşayan Ortodoks Hristiyan Urum’larla ilgili açıklamalarda bulunmakta, Urum Türklerine daha sonraki dönemde katılan ve köylerine Türkiye’de yaşadıkları yerleşim yerlerinin isimlerini veren Hristiyan Karaman Türklerinin de bulunduğundan söz etmektedir.

Yine Hazar İmparatorluğunun ve Kırım Hazariye Devletinin resmi dininin Yahudilik olduğu da Hazarlar bölümünde kısaca özetlenmiştir.

1475 yılından itibaren de Kırım yarımadasının Karadeniz kıyısındaki bölgede yer alan Sudak ve başka bazı kalelerin doğrudan Osmanlılar tarafından yönetilmesi nedeniyle, Anadolu’dan Kırım’a memuriyet, askerlik ve çeşitli mesleklerden yerleşen ve bölge halkıyla karışan pek çok insanın da, Kırım Tatarlarının/Türklerinin ayrı bir katmanını oluşturduğu belirtilmektedir.

Netice olarak, eski antik çağlardan bu yana bir Türk yerleşim bölgesi olan Kafkas Karadeniz stepleri ve bu steplerin merkezi konumunda bulunan Kırım Yarım adasının Avrasya coğrafyası halklarının, dinlerinin ve dillerinin bir harmanını oluşturduğu görülmektedir.

Günümüz Rusya Federasyonu Tataristan Özerk Cumhuriyeti halkı Kazan Tatarlarının eski Bulgar Türklerinin, Nogayların antik Ases klanının, Başkurt’ların Massaget ve Türkmenlerin, Çuvaşların da Suas-Mari’lerin nesilleri olduğu belirtilmektedir. [Zakiev M.Z. 2002]

Gürcistan ve Kıpçak-Kumanlar

1118 yılında Gürcü Kralı II. David’in ve 1184-1214 yılları arasında Gürcistan Kraliçesi olan Tamara’nın davetleri üzerine iki dönem halinde Gürcistan’a yerleşen ve Gürcistan’ın askeri gücünün önemli bölümünü oluşturarak Gürcistan topraklarının genişlemesine katkı sağladıkları belirtilen Kıpçak Kumanların bir bölümü ile Gürcü aristokrat aileleri arasında zaman içinde sorunlar çıkması yanında, Gürcülerin Anadolu Türkleriyle (Selçuklular) kendi aralarına tampon bölge oluşturmak amacıyla, Kıpçak-Kumanların önemli bir kısmını başta Karadeniz bölgesi olmak üzere Anadolu’ya yerleştirdikleri, Osmanlı döneminde iyi ilişkiler tesis edilen ve Müslüman olan Kıpçak-Kuman kökenlilerin Osmanlı ülkesine yerleşiminin sürdüğü çeşitli kaynaklarda yer almaktadır.

Kıpçakların çoğu, Gürcü-Ortodoks kilisesine bağlı olmakla birlikte bir takımı da, 1200 yılında fethettikleri Anı-Şeddadlı Emirliği ülkesindeki Gregoryen-Ermeni mezhebine girmişlerdir. Ermeni kilisesine katılan bu Kıpçakların Gürcistan’dan ayrılmak zorunda bırakıldığı, bunların önce Kırım’a yerleştikleri, 15.yy’da Kırım’daki sayılarının 35-40 bin civarında olduğu, oradan da Ukrayna’ya yerleştikleri, Gregoryen Kıpçakların o dönemde Ukrayna’da bulunan Ermeni Gregoryen Kilisesinden bağımsız örgütlenmelerine rağmen 18.yy’da Ukrayna’daki diğer Ermeniler arasında eridikleri, arkalarında Ermeni Kıpçakçası adı verilen önemli miktarda yazılı kaynak bıraktıkları belirtilmektedir. Gazi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Gülnisa Aynakulova’nın, “Gregoryen Kıpçaklara Dair” [Türk Tarih Kurumu, Belleten, Aralık 2005] isimli makalesinde Ermeni kilisesine katılan Kıpçaklar yanında Kıpçakların Gürcistan’a yerleşimleri, Gürcistan’daki konumları ve gelişen olaylar konusunda detaylı bilgiler yer almaktadır.

Çankaya Üniversitesinden Dr. Muhittin Gül ise “Türk- Gürcü İlişkileri ve Türkiye Gürcüleri “ [SAÜ Fen Edebiyat Dergisi (2009-I)] isimli makalesinde, Gürcü tarihinde, bir köydeki bir Atabek dışında, Kıpçakların varlığına hemen hiç değinmemekte ve Gürcistan’dan Anadolu’ya yerleşen halkın da Gürcü kökenli olduğunu savunmaktadır.

Kıpçak-Kumanların Gürcüstan’a yerleşimleri konusunda birçok tarihi veri olması yanında, Kıpçak-Kumanlar öncesi Gürcü tarihi konusunda da, “Göktürkler” bölümünde Kurt Mitolojisi başlığı altında Kart ve Svan Gürcülerindeki Kurt Mitolojisi ile ilgili verilerin, Kart isminin anlamının, Kurt mitolojisini terk etmeleri sonrasında ise Türkçe “aslan” ismini tercih etmeleri sebeplerinin ve Gürcülerle ilgili gen araştırmalarının göz önüne alınması açıklayıcı olacaktır.

Örneğin, Gürcistan Tiflis İlia Üniversitesinden David Tarkhnishvili ve ekip arkadaşlarının [Human Biology Vol 86, 2014] isimli dergide yayınlanan “Human Paternal Lineages, Languages and Environment in the Caucasus” isimli makalede; Gürcistan’da, (G2) ata-geni taşıyanların ormanlık dağlarda, (J2) ata-geni taşıyanların daha ılıman iklim bölgesi ve daha az ormanlık dağlarda, (J1) ata-geni taşıyan Dağıstani halkın ormansız dağlarda ve (Altay-Sibirya) (R1b) ata-geni taşıyanların ise herhangi bir bölge sınırlaması olmaksızın her bölgede yaşadıklarının tespit edildiğini, Dağıstani halk ile Kıpçaklar arasında diğer Haplogrup taşıyıcıları arasında rastlanmayan bir dil birliği bulunduğuna işaret edilmektedir. Bu tespitlerin bu halkların Gürcistan’a yerleşme zamanlarını veya aralarında verimli topraklar için bir mücadeleyi gösterebileceği belirtilmektedir.

Harzem ve Kıpçak-Kumanlar

Orta Asya’nın en eski halklarından biri olan ve tarihin uzun dönemlerinde Hun, Göktürk, Kangar, Kıpçak-Kuman, Oğuz (ve Türkmen) boylarıyla yan yana-iç içe yaşadıkları bilinen Harzemler ile Kıpçak-Kumanların ilişkisinin de hanedan aileleri arasında yapılan evliliklerle artarak sürdüğü görülmektedir.

Harzem Devleti Şahı Tekiş Şah’ın, Kıpçak prensesi Terken Hatun ile evlenmesi üzerine kalabalık Kanglı-Kıpçak kütlelerinin Harezmşahlar ülkesine yerleşmeye başladıkları [Gökbel A. “Kıpçaklar ve Kumanlar”, Togan, “Harizm”, 250-253; Kafesoğlu, “Harezmşahlar Devleti” 878-879] Kıpçakların bu dönemde Harezmşahlar Devleti’nin yüksek askeri mevkileri ve ordunun çekirdeğini oluşturan bir unsur haline geldikleri [Gökbel A. “Kıpçaklar ve Kumanlar”, Cüveynî, Tarih-i Cihan 306-308; Kafesoğlu, “Harezmşahlar Devleti” 880] belirtilmektedir.

Harzemşahların önce İrani dil konuşurken Göktürkler döneminden sonra Türkçe konuşmaya başladıkları iddiası konusunda ise, Prof. M. Zakiev özetle;

Soğdaklar (Sogd/Sogdian), Pard’lar (Parthian), Kazan’lar (Kusan, Kushan) ve Harzemlilerin en başında Türkçe konuştuklarını, ancak zaman içinde sonradan birçoğunun İrani dil konuşmaya başladıklarını, Harzemlerin antik dönemlerdeki adının (Huarases/Horasmians) Horasm olduğunu, bu adın Huar/Suar ve As/Ases şeklinde iki köke dayandığını, bunların da Türk boyları Suar ve As/Ases boylarının isimleri olduğunu belirtmekte; Suar isminin de Subar, Sümer, Samara ve Samarkend isimleriyle alakasına işaret etmektedir. Tolstov’un da “diğer halkların da Harzemleri Kangar olarak adlandırdıklarını” [Tolstov S.P. 1948, 341] belirttiğini eklemektedir.

Harzemlerin bir kolu olan Horesmian’ların (Horasanlıların) süreç içinde konuşmaya başladıklar ve İrani diller kapsamında olduğu belirtilen dil konusunda, İrani diller alanında doktorası bulunan W.B. Henning, [Selected Citations, Society and History. Essays in Honour Karl August Wittfogel  / Ed. by G.L. Ulmen, Hague-Paris-New York, 1978];

“…Horesmian dilinin, daha çok Peştun diline yakın olduğunu, Peştun dilinin de; Urdu dilinin Türk diyalekti olduğunu veya Türk dilinin Urdu diyalekti olduğunu…” açıklamaktadır.

Memlukler ve Kıpçak-Kumanlar

Kıpçak-Kumanların bir bölümü de, o dönemde Hilafet Devletini yöneten Eyyubilerin “Memluk askeri sınıfına” katılmışlardır. Türk tarihi anlatımlarında Memluk kelimesinin memalik kelimesinden türediği, bunun da köle anlamına geldiği belirtilmekte, hatta “Ed-Devletü’t-Türkiyye” ismi taşıyan Memluk Devletinin isminin bile “Kölemen Devleti” olarak tercüme edildiği, aynı kaynakların Memluk sistemine benzer bir sistem olan Yeniçeri sisteminin de kölelerden oluşturulduğunu belirttikleri, bulundukları devletlerin aynı zamanda yöneticileri de olan Memluklere ve Yeniçerilere köle denilmesi tutumunun izahı zor bir konu olduğu görülmektedir.

Abbasi ve Eyyubi dönemlerinde memluk askeri sınıfını oluşturan Kıpçak, Oğuz ve Çerkes kökenli askerler, 320 yıl hüküm süren Delhi Sultanlığı  (MS 1206 – MS 1526) ile Mısır ve Suriye’de 267 yıl varlığını koruyan Memlûk Devletini (MS 1257 – MS 1571) kurmuşlardır.

Memluk Devleti kurucusunun ismi Aybek olup, en ünlü sultanları Baybars adını taşımaktadır. Bahri Memlukleri adı verilen bu dönemde Türkçenin Kıpçakça kolunda olduğu söylenen birçok kitap bastırmalarından dolayı Kıpçak Türklerinden oldukları, Burci Memluklerinin ise Çerkeslerin yönetimi dönemini anlatmakta olduğu, Memluk Devletinde Saray ve Ordu dilinin Türkçe olduğu belirtilmektedir.

1279-1290 yılları arasında hüküm süren Sultan Kalavun’un da, Ermeni, Frank ve Moğol birleşik ordularını yenerek zamanının en büyük İslam hükümdarı olmuş, 1382 yılına kadar, bu devlet Türk devleti (Ed-Devlet-üt Türkiye veya Devlet’ül Etrak) olarak anılmıştır. [Prof.Dr. Ahmet Taşağıl, “Kuman-Kıpçaklar”]

Günümüzde yapılan gen araştırılmaları da, Memluklerin bölgelerindeki yerleşik halklarla bütünleşerek onların birer parçası haline geldiklerini göstermektedir.

Balkanlar ve Kıpçak-Kumanlar

Peçenekler bölümünde belirtildiği gibi, Batı Oğuzları ve Peçeneklerden sonra çok kalabalık gruplar halinde Kıpçak-Kumanların Bizans sınırlarına varması üzerine, Bizans İmparatoru, İskit-Türk ilişkisinin bir başka biçimde ifade edilmesi anlamını da taşıyan bir biçimde, bir dönem (MS 1045 yılında), Türk boylarından gelen askerlere “Skythicon” (İskit Savaşçısı) ismini vermiş, hatta Bizans ordusunun üst komutanlarını da Türk boylarından gelen askerler oluşturmuştur.

Romanya’ya yerleşen Kıpçak-Kumanların ise, bazı feodal devletler kurdukları görülmektedir. Basarabya (Eflak) Beyliği 1310 yılında  I. Basarab tarafından, Boğdan Beyliği 1363 yılında I. Boğdan tarafından kurulmuştur. Günümüz Romenleri, Romanya Devletinin, Basarabya Beyliği temelleri üzerinde kurulduğunu ve kurucusunu “Basarab the Founder” (Kurucu Basarab) olarak kabul etmektedirler. Romanya tarihçileri, “Basarab” isminin Kuman Türkleri ismi olduğunu, “Boğdan” isminin kaynağının belli olmadığını ancak Macar asıllı olduğunun kuvvetli ihtimal olduğunu belirtmektedirler.

Bulgaristan’a yerleşen ve Hristiyan olan Kıpçak-Kumanlar ise, 1081 yılında Bizans tarafından sona erdirilen Bulgar Devletini yeniden kurmuştur. II. Bulgar Devleti olarak adlandırılan bu dönemde Hristiyan Kıpçak-Kumanların Asenid (Asena), Terterid (Terter) ve Shishmanid (Şişman) hanedanları dönemleri yaşanmıştır. Bu dönem bazı Bulgar tarihçileri tarafından II. Bulgar Devleti dönemi olarak kabul edilmektedir.

Makedonya’ya yerleşenler ise günümüzde Makedonya’nın üç büyük şehrinden biri olan Kumanova isimli şehri kurmuştur.

1239 yılında Macaristan’a yerleşmek isteyen Köten Han önderliğindeki 40 bin aile Macarlar tarafından ülkeye kabul edilmiş, Tuna, Körös, Maros, Temes bölgelerine yerleştirilmişlerdir. Macaristan’a yerleşen Kuman boylarından ismi tespit edilenler; Toksaba, Borçoğlu, Barak, Konguroğlu, Çertan, Halas, Yılancık ve Ulaş boylarıdır. Darı veya mısırın mayalanması ile elde edilen “Boza” sözcüğü de Kuman dilinden yadigârdır. [Árpád Berta, Kumanların Kökeni, Macaristan’daki Kumanların Erken Tarihi, 1996 – Çeviren; Emine Yılmaz, 1998]

Balkan Türkleri

Oğuz, Peçenek ve Kıpçak-Kumanların ardından Balkanlara çok geçmeden Osmanlılar ulaşmıştır. İstanbul’un fethinden yaklaşık 100 yıl önce, Osmanlıların Balkanlara ulaşması (1361 yılında) Kuzey ve Güney Türklerinin yeniden birleşmesini sağlamıştır. Türk boylarının iskânı ve bölgede yerleşik Türk boylarıyla kaynaşması sonucunda Balkanlar 500 yıllık bir barış dönemine kavuşmuştur.

Bizans-Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti İstanbul’un hemen yanı başında yer alan Edirne’nin Osmanlıların ikinci başkenti olabilmesinin, sadece gemilerle Çanakkale üzerinden-Anadolu’dan yapılan askeri işgal ile mümkün olamayacağını, Trakya ve Balkanlarda yüzlerce hatta binlerce yıldır Karadeniz’in Kuzeyinden Balkanlara inen Türk boylarının yoğun yerleşimi ve kabulleri olmaz ise Osmanlıların bu bölgede tutunamayacağı gerçeği göz önüne alınmalıdır.  

Aynı şekilde, eski Ermeni kaynaklarında yer alan “1071 yılı Malazgirt Savaşının en önemli safhasında Peçenekler ve bazı Oğuz boylarının Bizans saflarından Selçuklu saflarına geçtikleri” kaydı da, Balkan Türklerinin, Türk tarihinin dönüm noktalarında hayati rollerini gösteren tarihi gerçeklerden bir diğerini oluşturmaktadır.

Gen araştırmalarına göre 12 bin yıl önce Türk dili konuşan halkların yerleşmeye başladığı Balkanlar, antik çağlarda devam eden Türk dili konuşan halkların kesintisiz yerleşimini takiben yazılı tarihi itibariyle de Taur, Trak, Kimmer, İskit, Sarmat, Hun, Alan, Ases, Bulgar, Avar, Oğuz, Macar, Kangar, Peçenek, Kıpçak-Kuman ve Osmanlı boylarının kesintisiz yerleşimine sahne olmuş, bu uzun ve zorlu süreç sonunda günümüz Balkan Türkleri oluşmuştur.

Balkan halklarının çoğunun ilk Devletlerini de kuran Balkan Türklerinin, Balkan halklarının oluşmasına da önemli katkılarının olduğu, bu ülkelerdeki gen araştırmalarından anlaşılmaktadır.

Balkan Türklerinin de, tarihin bazı aralıklarında ağır asimilasyon süreçlerine maruz kalsalar da, aynen Afganistan, İran, Irak, Suriye ve Rusya Türkleri gibi birlikte yaşadıkları halklarla çatışma yerine dayanışma anlayışı içinde bir arada yaşadıklarının görülmesi, tümünün aynı kültür dairesine mensup olduklarını da göstermektedir.

İkinci Başkentleri Edirne, üçüncü ve son başkentleri İstanbul olan Osmanlıların Balkanları çok benimsediği de görülmekte, ancak buradan yola çıkarak, Osmanlı’nın Anadolu’yu ihmal ettiği iddiası konusunda, köyler dâhil Anadolu’nun her yerindeki Osmanlı halkının yaşadığı evlerdeki standartlar ve mimariyle günümüz evlerinin standartları ve mimarisinin karşılaştırılmasının, bu iddianın da, her alanda yürütülen olumsuz propagandalardan sadece biri olduğunun anlaşılmasına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.