Makaleleri Arayın

Son yıllarda Batı bilim dünyasında, Türk'lerin kökeni ve tarihi ile ilgili yayınlanan doğru ve objektif bilgilere ulaşın.

GÜNEY TÜRKLERİ

Share on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedIn

İnsanlık tarihinin en eski üç medeniyeti, “Eski Dünya” “Old World” veya “Eski Antik Çağ” olarak ta adlandırılan İndus Vadisi, Mezopotamya ve Mısır Medeniyetleridir.

‘Eski Dünya’ Uygarlıklarının; Hindikuş Dağlarından doğup Arap Denizine dökülen Asya’nın en büyük nehirlerinden İndus Nehri, Anadolu’dan doğup Basra Körfezine dökülen Fırat ve Dicle nehirleri ile Afrika’nın içlerinden doğup Akdeniz’e dökülen Nil Nehrinin oluşturduğu Habitat zemininde ortaya çıktıkları görülmektedir.

Eski Dünya uygarlıkları temellerinin üzerinde de Antik çağ uygarlıklarının yükseldiği, bunların da kuruldukları coğrafyalar dışındaki halkları etkileyerek birçok yeni uygarlığın kurulmasına yol açtıkları ve birbirinin devamı niteliğinde bile sayılabilecekleri anlaşıldığından tüm uygarlıklar insanoğlunun ortak mirasları olarak kabul edilmeye başlanmıştır.

Sistem Teorisi

Biyolojik organizmalardan yola çıkarak geliştirilen sistem kavramı, birbiri ile ilişkili ve karşılıklı olarak birbirini etkileyen gruplar ve faaliyetler ile bunların hareket ve değişme süreçlerinin bütünü olarak tanımlanmaktadır.

Dünyada canlıların-ilk biyolojik formlarından itibaren bunların davranışlarına yön veren güdü, bilinç, ruh diyebileceğimiz bir boyutun ilk formlarının da ortaya çıktığı belirtilmekte/görülmektedir.

Yeni canlılar oluşması sürecin bir noktasında yaşanan ve doğrusal-lineer akılla açıklanamayan çok farklı bir gelişme sonucunda da; ağaç, kuş, balık, maymun, at, kelebek, çiçek gibi tabiattaki ayırımsız tüm canlılara biyolojik genleri bakımından %90-99 oranında benzemesine karşın, söz konusu canlıların güdü, bilinç, ruh dünyalarından çok farklı bir güdü, bilinç, ruh dünyasına sahip olan “insan” ortaya çıkmıştır. Bu olgu, insan ve diğer tüm canlılar arasındaki farkı (insan tanımının da gerçek boyutunu) göstermektedir.

Söz konusu bu farklılık ta, sistemin iç ve dış çevresini biçimlendirebilme fonksiyonları olan çok çeşitli yapılar (örneğin aile, topluluk, toplum, devlet gibi örgütlenmeler; kas, ses, kulak, göz, zekâ gibi biyolojik kapasiteler temelinde geliştirilen yetenekler; hukuk, rekabet, dayanışma, sadakat, liyakat, temsil gibi çeşitli kültürel kodlarla alakalı yönetim tarzları; dil, din, bilim, sanat ve edebiyat gibi anlama ve anlatma anlayışları;  dinamik değişim süreçlerine uygun uzun dönemli eğitim, ekonomi, askeri v.b… stratejiler ve özellikle teknolojiler geliştirebilme, girişimcilik, liderlik gibi kabiliyetler) ortaya çıkarmıştır.

Bu ve benzeri örüntülere “sistemin üst yapı unsurları” adı verilmektedir. Barınmadan başlayarak tüm fiziki yapılar, teknoloji ürünleri ile iktisadi faaliyetler ve iktisadi kaynaklar gibi fizik kanunları veya iktisadi kurallarla düzenlenebilecek yapılar ise sistemin alt-yapı unsurları olarak adlandırılmakta, sistem kavramı da, söz konusu alt-yapı ve üst-yapı unsurlarının bütünü olarak ele alınmaktadır.

Böylece ilk paragraftaki tanımda belirtilen “birbiri ile ilişkili ve karşılıklı olarak birbirini etkileyen gruplar ve faaliyetler ile bunların hareket ve değişme süreçlerinin bütünü” kavramının kapsamı da anlaşılmaktadır.

Altyapı ve üstyapı unsurlarının birbirini karşılıklı etkilemesi sürecinde ortaya çıkan yapılara ilişkin çeşitli sorulara verilen cevapların, farklı ideolojilerin de ortaya çıkmasına yol açtığı, bu tür ideolojik-teorik tartışmaların, günümüzde Amerikalıların “no blood, no soil, only idea” ifadesinde de somutlaştırdıkları gibi, sistem teorisinin iş görme anlayışının kapsamı dışında tutulduğu görülmektedir.

Bu bağlamda esasen bir iş görme anlayışı olan sistem teorisi, mevcut verilerin gerçekliğine, bu veriler dairesinde iç-dış çevredeki değişiklikleri algılayabilme, uyum sağlayabilme ve sistemin başarılı olmasına odaklanan bir yaklaşımı temsil etmektedir.

Sistem teorisine göre, her organizma veya organizasyon veya uygarlık bir Mikro Sistem olup, bu organizma, ilişki ve karşılıklı etkileşim içinde olduğu bir Makro sistem içinde yaşamaktadır. Bir sistemin iç unsurlarının tümünün matematiksel olarak ölçülebilen önemleri bulunmakta, sistemin kendi içindeki ve çevresiyle olan ilişki ve etkileşim biçimleri de hayati nitelik taşımaktadır.

Sistem teorisi; dünyanın her şeyiyle sürekli değişen dinamik bir sistem olduğunu, şirketlerin, örgütlerin, toplumların ve uygarlıkların dünyayı anlama ve değişen dünyaya kendilerini uyarlama konusunda farklı sonuçlar doğuran farklı tutumlar gösterdiklerini, sürekli değişen dinamik çevrelerine uyum yetenekleri olmayan sistemlerin sürdürülemediğini temel veri olarak kabul etmektedir.

Sistem anlayışını siyasetten ticarete, pozitif bilimlerden sosyal bilimlere her alanda anlama, analiz, strateji hazırlama ve uygulama faaliyetlerinde kullanılmasına da “Sistem Yaklaşımı” adı verilmektedir.

Sistem yaklaşımı, insanoğlu tarafından kurulan uygarlıkların ortaya çıkışından başlayarak devirlerini tamamlamalarına kadar olan süreçlerin incelenmesi ve anlaşılması çalışmalarında da kullanılmaya başlanmıştır.

Bu çalışmalarda, büyük uygarlıklar kurabilecek kaynakları bulunmasına rağmen dünya ile ilişki ve etkileşimleri olmayan izole bölgelerdeki uygarlıkların çöktüğünü veya yerel kültürler olarak kaldıkları görülmüş, bir uygarlığın gelişebilmesinin her şeyden önce diğer uygarlıklarla karşılıklı etkileşimine ve bu etkileşimin niteliğine bağlı olduğu anlaşılmıştır.

Bilim insanları, başta izole bölge uygarlıkları örneklerinde gördükleri, bir uygarlığın sürdürülebilirliğinin kendi içindeki ve farklı uygarlıklarla olan etkileşimi ve bu etkileşimin niteliğine de bağlı olduğunu belirlediklerinden, eski antik ve antik çağ uygarlıklarının kendi içlerindeki ve diğer uygarlıklarla olan ilişki ve etkileşim dereceleri ve mekanizmalarını araştırmışlardır.

Bu araştırmalar sonucunda, çiftçi toplumların tarımsal alanlarına bağımlılıkları nedeniyle bulundukları alanlardan ayrılmayan (statik) bir tabiata sahip oldukları, Eski dünya çağında halklar arasında ilişki ve etkileşim işlevini, hayvancılığa dayanan ekonomileri ve örgütlenme modelleri nedeniyle göçebe, hareketli birlikler özelliği taşıyan Ural-Altay kavimlerinin; çeşitli halkların birbirleriyle etkileşimleri, yeni fikirlerin ortaya çıkması, ekonomilerinin çeşitlenmesi, güven > huzur > sağlık > gelişme hiyerarşisinin zeminini oluşturan-karşılıklı güven ortamını güçlendiren anlayış, teknik ve teknolojilerin geliştirilmesi gibi birçok alanda önemli katkılarda bulunarak yerine getirdikleri tespit edilmiştir.

Halklar arasındaki ilişkilerin daha da arttığı, şehir devletlerinin yerini merkezi devletlerin almaya başladığı Antik çağda ilişki ve etkileşim fonksiyonunu daha çok tüccar, sanatkârlar gibi orta sınıfların üstlenmeye başladığı görülmüştür. Ancak, çoğunluğu daha çok refah düzeylerini sürdürmeye odaklanmış statik toplumsal katmanların birer unsuru olarak etkilerinin yavaş ve sınırlı olabildiğini ve bizzat bunların da sarsıcı değişiklikler olup bittiğinde “insanoğlunun kendini uyarlaması gereken dinamik bir çevre içinde yaşadıkları”nın farkına varabildikleri anlaşılmıştır. Bu nedenle de, devletler süreç içinde, bu işlevi yerine getirmek için ilişki ve etkileşimin mahiyetine göre çeşitli kadrolar oluşturma ihtiyacı duymuşlardır.

Netice itibariyle, geniş kitlelerin yönelimlerinin biçimlenmesinde ortaya çıkardığı yeni dinamiklerle teknolojik gelişmelerin çok etkili olmaya başladığı endüstri çağına kadar olan antik çağlarda da uygarlıkların gelişmesini, yine geniş kitleleri harekete geçirebilen dini akımlar, savaşlar, istilalar ve kavimler göçü gibi halkların birbiri ile karışması ve kaynaşması gibi olgularla ortaya çıkan dinamizmin sağladığı görülmüştür. Böylesine büyük kitlesel hareket ve talepler ortaya çıktığında bunu yönetebilen kadroların, toplumların dinamik çevre şartlarına uyumlarını dolayısıyla geliştirici bir işlev üstlenebildiklerini ve kitlesel talep/gelişme bağının korunduğu süre boyunca da bu işlevi sürdürebildiklerini tespit etmişlerdir.

Başta devasa devlet aygıtları olmak üzere birçok ülkenin, organizasyonun ve şirketin de, politika adı verilen ve ne yapılacağını değil sadece gidilecek yönü gösteren iş görme anlayışı yerine, sistem yaklaşımı kullanılarak oluşturulan stratejilerle dinamik iç ve dış gelişmelere hızlı ve esnek tepkiler verilebilmesini sağlayan iş görme anlayışına geçtikleri görülmektedir.

(Not: Aşağıdaki bölümlerde yer alan fotoğraf, harita ve benzeri görseller, pdf formatındaki “Türkler Kimdir” dosyasında -e- kitabında görülebilmektedir.)

 

INDUS VADİSİ UYGARLIĞI

 

Üç Eski Dünya Uygarlığından biri olan “İndus Vadisi Uygarlığı”; Hindikuş dağlarından doğup Arap denizine dökülen Asya’nın en büyük nehirlerinden İndus Nehri boyunca MÖ 7.000 yıllarında kurulmaya başlanan ve en gelişmiş dönemini MÖ 3.300 – MÖ 1.300 yılları arasındaki “Harappan” döneminde yaşamış olan dünyanın en eski üç Uygarlığından biri sayılmaktadır. Sembolü Boğa’dır. Şehirleşmenin ilk işaretleri bu uygarlıkta görülür. Aşağı İndus’taki Mohenjo-Daro ile Yukarı İndus’taki Har-Appa yerleşimleri, en iyi planlanmış iki şehridir.

Yukarıdaki fotoğraf, karbon testlerine göre geçmişi 4.470-4.280 yıl önceye dayandığı belirtilen “Kuzey Hindistan İndus Vadisi Uygarlığı – Rakhigarhi” antik yerleşim yerinde 2015 yılında yapılan kazılarda bulunan mezarların fotoğrafıdır. Bu kazılarda, birkaç eşyanın da konulduğu kapalı mezarlarda (Güney Sibirya Kültürü) 2 erkek, bir kadın ve bir çocuk iskeleti bulunmuştur.

7 Ocak 2016 tarihli “The Hindu” isimli yayın organına göre de, iskeletlerin 4.000 yıllık olduğu,  DNA analizlerini yapıldığı ve bölge halklarıyla karşılaştırıldığı ancak sonuçların henüz açıklanmadığı, aynı antik yerleşim yerlerinde yakılmış iskelet küllerinin de (Hint Kültürü) bulunduğu, bunların da incelendiği belirtilmektedir.

Kuzey Hindistan dâhil İndus Nehrinin kaynak bölgesinden başlayarak Arap Denizine döküldüğü hat boyundaki Pakistan topraklarında, İndus Vadisi Uygarlığı ile ilgili 2.000 civarında yerleşim yeri tespit edilmiştir. Yerleşim sayısının yüksekliği bir süre kullanılıp başka bir bölgede yeniden kurulmalarına bağlanmaktadır.

İndus Vadisi Uygarlığının MÖ 1.300 yılında aniden kaybolduğu, bunun bu bölgenin MÖ 1.500 yıllarından sonra başlayan Pro-Hint-Avrupa dili konuşan Aryanların istilasından kaynaklanabileceği, Aryan istilası sonrası Hindistan Coğrafyasında uygun bir zemin bulan Hint Kast Sisteminin kurulduğu ifade edilmektedir.

HİNDİSTAN

İndus Vadisi Uygarlığının kurulduğu İndus Vadisinde oluştuğu belirtilen (F-M89) Mega-Haplogrubu nesillerinden olan ve Hindistan özellikle Güney Hindistanlılarda çok yüksek oranlarda bulunan (H) Y-Haplogrubu yanında, Kuzey Hindistanlılarda daha yüksek olmak üzere Hindistan’da (R1a) ve (R2) Y-Haplogrupları taşıyıcısı halkların bulunması, (R) Y-Haplogrubu taşıyıcılarının Hindistan’ın yerli halklarından mı oldukları yoksa dışarıdan mı geldikleri sorusunu ortaya çıkarmıştır.

Prof. Anatole A. Klyosov ve Giancarlo T. Tomezzoli tarafından  “Overview of Türkic genetics” isimli makaleler serisi kapsamında 2013 yılında yayınlanan “DNA Genealogy and Linguistics. Ancient Europe” isimli makalenin [Advances in Anthropology 2013. Vol. 3, No. 2] “Earlier Genetic Studies” ve “Conclusion” başlıklarını taşıyan bölümlerinde özetle;

Avrupalıların orijini konusunda, genetik biliminin kurucu babaları olan Wells ve Semino gibi gen bilimcilerinin, yetersiz verilere dayandığı anlaşılan ve “(R1b) Haplogrubunun Avrupa’da, (R1a) Haplogrubunun Ukrayna’da ortaya çıktığı” biçimindeki varsayımları gibi 1990-2000 yıllarında gen bilimi tabanlı olarak ileri sürülen “aynı dil ailesine mensup olanların ortak kökenden geldikleri” ve yine “Pro Hint-Avrupa dil ailesinin 14.000 yıl önce Hindistan’da ortaya çıktığı” gibi birçok varsayımın da hatalı olduğunun anlaşıldığı belirtilmektedir.

Aynı makalede; (R1a) Haplogrubu taşıyıcılarının Altay Dağlarından 12.000-10.000 yıl önce Tibet ve Hindistan’a ulaştığı, (R1a) Haplogrubu taşıyıcılarının Hindistan’a ikinci defa ulaşmalarının ise, bu defa Pro Hint-Avrupa dilinin taşıyıcıları olarak, günümüzden 3.500 yıl önce gerçekleştiği açıklanmaktadır.

Prof. Anatole A. Klyosov’a göre [Journal of Russian Academy of DNA Genealogy, 2010]; (R2) Y-Haplogrubu da, (R) Y-Haplogrubu taşıyan insanoğlunun Orta Asya’da mutasyon geçirmesi sonucunda oluşmuştur.

Erken dönem (1990-2000 yılları) genetik araştırmalarının varsayımları farklı olsa da, o yıllarda yapılan gen bilimi araştırmalarının, Anatole A. Klyosov ve Giancarlo T. Tomezzoli’nin tespitlerini doğruladığı görülmektedir.

Örneğin; T. Kivisild ve ekip arkadaşlarının 1999 yılında yayınladıkları Deep common ancestry of Indian and western-Eurasian mitochondrial DNA lineages” [Current Biology, Volume 9, Issue 22,18 November 1999] isimli makalede;

Hindistan’da görülen Kafkas fenotipi izlerinin, yaklaşık 4.000 yıl önce vuku bulan Aryan istilasına dayandığı biçimindeki görüşlere rağmen, araştırmalarında Hindistan’daki Batı Avrasya MtDNA genlerinin “Late Pleistocene” Çağa (11.000 yıl önce sona eren dönem) dayandığını gösteren izlere rastladıkları belirtilmektedir.

Hindistan’da MtDNA (anne-kadın) genleri konusunda yapılan diğer bir araştırma da, Richard Cordaux ve ekip arkadaşları tarafından yapılmış ve [European Journal of Human Genetics, 2003] isimli dergide yayınlanmıştır.

“Mitochondrial DNA analysis reveals diverse histories of tribal populations from India” isimli söz konusu araştırmada yer alan aşağıdaki tablodan, Hindistan yarımadasında rastlanan MtDNA Haplogruplarının (anne/kadın genlerinin) %54,8-76,3 arasındaki bölümünün (M) MtDNA Haplogrup olduğu, %23,6-33,3 arasındaki bölümünün ise Batı Avrasya MtDNA Haplogrupları olarak adlandırılan ve Altay-Sibirya’da bulunan 17.000 ve 24.000 yıllık iskeletlerde tespit edilen MtDNA Haplogrupları olduğu görülmektedir.

Yukarıdaki tablodan da görüldüğü gibi Hindistan’da yapılan gen araştırmaları, Avrupa (Batı Avrasya) MtDNA Haplogrupları sayılan (R) MtDNA Haplogrup ve nesilleri oranlarının Kuzey Hindistan’da, Güney Hindistan’a göre, daha yüksek olduğunu da göstermektedir.

Erken dönem gen araştırmaları sonucunda yapılan değerlendirmelerde, Late Pleistocene Çağ’da ‘Kuzey’den geldikleri kastedilen halkların Ukrayna (Doğu Avrupa) halkları olarak kabul edilmesine rağmen, günümüzde yapılan gen araştırmaları, söz konusu ‘Kuzey’den gelen halkların Güney Sibirya (Ural-Altay/Sibirya) halkları olduğunun anlaşılmasını sağlamıştır.

Özetle;

  1. İndus Vadisi Uygarlığının ortaya çıktığı Pamir-İndus Vadisi hattındaki yerli halkların orijinal MtDNA Haplogruplarının Hindistan’da %54,8-76,3 ve Tibet’te %74 oranlarında tespit edilen (M) MtDNA Haplogrubu ve nesilleri olduğu,
  1. (R) ve (U) MtDNA Haplogrupları ve (R, R1a) Y-Haplogrupları taşıyıcısı Ural-Altay/Sibirya halklarının da 12.000-10.000 yıl önce Orta Asya, İran, Afganistan, Kuzey Pakistan ve Kuzey Hindistan Coğrafyalarına ulaştıkları ve bölge halklarının oluşmasına önemli oranda katkı verdiklerinin ortaya çıktığı,
  1. Bu bulguların da Altay-Sibirya kavimlerinin, MÖ 7.000 yıllarında kurulmaya başlanan “İndus Vadisi Uygarlığı”nın kurucu halkları içinde olmaları ihtimalini arttırdığı anlaşılmaktadır.

Dr. Murad Adji’ de; Kaba bir hesapla Hindistan ve Pakistan’daki her beş aileden birinin soyağacının bir Türk ile başladığını belirtmektedir. [World: The Secret Story АСТ, Moscow, (2004), ISBN 5-17-024789-3 (2004), 978-5-17-050082-6 (2008)]

PAKİSTAN – AFGANİSTAN

İndus Vadisi Uygarlığının oluşturan halkların tespitinde bir veri olarak kabul edilen gen araştırmalarına bakıldığında, Altay-Sibirya kökenli halkların Afganistan ve Pakistan’da da yüksek oranlarda bulundukları görülmektedir.

Afganistan ve Pakistan halklarının (R1a) Haplogrubu yanında Amerika kıtasına Sibirya’dan geçtikleri belirlenen yerli Amerikalılarda da çok yüksek oranda bulunan (Q-M242) Haplogrubunu da taşımaları, özellikle Peştunlarda bunun yüksek oranda bulunması, Afganistan ve Pakistan halklarının çok önemli bir bölümünün Altay-Sibirya kökenli olduklarının diğer bir kanıtı olarak kabul edilmektedir.

Pakistan: 2014 yılında “Ancient Pakistan” isimli 4 ciltten oluşan bir kitap serisi yayınlayan ve kendini Pakistan’ın muhalif kanadından bir entelektüel olarak tanımlayan Mukhtar Ahmed’in; Pakistanlılar, İranlılar ve Orta Asya Türkleri konusunda gen bilimi verilerine dayanarak yaptığını belirttiği uzun değerlendirmelerde, 1990-2000 yılı başlarındaki (erken dönem) gen analiz varsayımlarını temel alarak Pakistan’daki Avrupa (Batı Avrasya) genleri denilen gen taşıyıcılarının İran üzerinden geldiğini, dolayısıyla Pakistan’da görülen Batı Avrasyalı erkek ve kadınların İran kökenli olduğunu, bu nedenle Pakistanlıların, Hintliler ve Türklerden farklı bir halk olduklarını ileri sürdüğü görülmektedir.

Ancak, gen araştırmaları, Güney Hindistanlılar ve Güney Pakistanlıların birbirlerine daha yakın halklar olduklarını ortaya çıkarması gibi, Kuzey Hindistanlıların da Kuzey Pakistanlılara daha yakın halklar olduklarını göstermiştir. Bu ülkelerin Kuzey bölümlerindeki halklar ile Afganistan’ın tamamındaki halkların da çok önemli bölümlerinin Altay-Sibirya kökenli oldukları anlaşılmıştır.

 

  Sibirya-Altay

Ata-genleri

Toplam Sibirya-Altay
R1

(%)

Q

(%)

P

(%)

 

(%)

Afganistan (Peştun) 51 18 1 70
Afganistan (Özbek) 30 10   40
Afganistan (Tacik) 30     30
Afganistan (Türkmen) 100     100
Pakistan (Genel) 37 2   39
Pakistan (Peştun) 45 5   50

Pakistan-Peştun ve Pakistan-Genel (Firasat2006), Afganistan-Peştun (Haber2012) araştırması sonuçları olup, Afganistan-Özbek/Tacik ve Türkmen gen araştırmalarında örnek sayılarının çok az olduğu belirtilmektedir. Bazı araştırmalar Afganistan Türkmenlerinin (R1) ata-geni yanında, (Q) ata-genini de yüksek oranda (%34) taşıdıklarını belirtmektedir.

Peştunlar ve Tacikler: Peştunlar, Afganistan nüfusunun en büyük grubunu (%40) oluşturmakta olup, bir kolları da Pakistan’da yaşamaktadır. Peştun’ların (F-M89) Haplogrubunu nadir taşımalarına rağmen Tacik’lerin İndus Vadisi-Pamir bölgesinin ilk yerli halkının Haplogrubu olan (F-M89) Haplogrubunu yüksek oranda taşımalarının Tacikler ile Peştunlar arasında önemli bir fark oluşturduğu belirtilmektedir.

Bununla birlikte, Hindistan Haplogrupları (H-M69) , (L-M20) ve (R2a-M124) Haplogruplarını Tacikler ve Peştun’ların da taşıdıklarının tespit edildiğini, bu durumun, Tacikler ve Peştun’ların, “İndus Vadisi Uygarlığı” adı verilen eski antik çağ uygarlığını oluşturan halklar içinde yer almış olabilecekleri ihtimalini arttırdığına işaret edilmektedir.

İndus Vadisi Uygarlığını kuran halkların konuştukları dil bilinmemekle birlikte, Peştun’ların önceleri Türk dili konuştuğu tahmin edilmekte, bu bölgedeki halkların MÖ 1.500 yılından sonraki bir süreçte de bu bölgeleri istila eden Aryanların dilini (Pro Hint-Avrupa dili) konuşmaya başladıkları, Peştun dilinin ise, Urdu dilinin Türk diyalekti veya Türk dilinin Urdu diyalekti olduğu belirtilmektedir.

Hazaralar: Peştunlar ve Tacikler yanında Hazara’ların da Hint-Avrupa dilleri kapsamında sayılan bir dil konuşmaları nedeniyle bölgeye Aryanların istilası sırasında veya daha erken dönemlerde yerleşen halklardan oldukları kabul edilmektedir. Peygamber neslinden oldukları kabul edilen Seyitlerin dini liderliklerini yaptığı Hazaralar Şii mezhebinden olup, hem Afganistan hem Pakistan’da kolları olan savaşçı bir halktır. Kadın nüfuslarının tamamı Sibirya kökenli olan Hazara halkının Cengiz Han Ordusunun bekâr askerleriyle karışmalarıyla günümüz kompozisyonlarının oluştuğu belirtilmektedir.

Türkmenler: Uzun yıllardır Nüfus sayımının yapılmadığı Afganistan’da 600 bin-3 milyon arasında bir nüfusları olduğu tahmin edilen Afganistan Türkmenlerinin ise, Aral gölü civarının Rus Çarlığı tarafından işgali üzerine Afganistan’a yerleştikleri, büyük çoğunluğu Afganistan ile Özbekistan-Türkmenistan sınırı civarındaki Kunduz Vilayetinde yaşayan Afganistan Türkmenleri; Ersarı, Çavdır, Yamut, Kargın, Eğdir, Göklen, Teke, Sarık, Salur ve Abdali boylarından oluşmaktadır.

Özbekler: Afganistan nüfusunun %10’unun oluşturan ve en kalabalık gruplarını Burka, Durman, Kıpçak, Lakay, Mangıt, Muytan ve Konrat gibi boyların oluşturduğu Afganistan Özbekleri ise, Özbekistan (Uzbekistan) sınırı civarındaki bölgede (Mezar-ı Şerif) yerleşiktir. Özbekler, Afganistan’ın en etkin askeri gücü olan gruplarından biri olarak kabul edilmektedir.

Özbeklerin bu bölgeye yerleşimleri Altınordu Devleti dönemine dayanmaktadır. Bizim Özbek, tüm dünyanın ise Uzbek/Uzbeg olarak adlandırdığı ve dönemin Altın Ordu Devletindeki Oğuzların Kafkas Karadeniz steplerinden kendisine katılan boylar ile birlikte bölgeye yerleşimleri sonucu günümüz Özbekistan (Uzbekistan) ile Afganistan Mezar-ı Şerif topraklarındaki ana kitlesini Türk (Q ve R) ve bölgenin yerli halkı (F-M89) Haplogrubu taşıyıcısı Tacik kökenlilerin oluşturduğu (kısmen de Moğol (C), Kuzey Afrika (E1) ve İskandinav (I) kökenli halklarının) karışmasıyla oluşan halk Uzbekler/Özbekler olarak anılmaya başlanmıştır.

Afşarlar: Arap, Yahudi, Hint gibi sayıca az toplulukların da yaşadıkları Afganistan’da, Türkmenler ve Özbekler yanında Afganistan’ın Türkçe konuşan diğer bir halkı da Afşarlar olup, Afşarların daha çok sivil ve askeri memuriyetlerde çalıştıkları, 1737 yılında Nadir Şah’ın Afganistan’ı işgal etmesi sonrasında Afganistan’a yerleştikleri belirtilmektedir.

 

ANTİK ÇAĞDA SİBİRYA- İNDUS VADİSİ HATTI

 

HARZEMLİLER VE KANGARLAR

S.P.Tolstov [Tolstov S.P. 1948, 342] MÖ 8.000 ve 3.000 yılları arasında Orta Asya’da yaşayan halkların MÖ 1.000 yıllarının başlangıcı döneminde İranlıların Harezmî, Türklerin Harzem, Avrupalıların Kwarezmians ve Horezmian gibi isimlerle andıkları devleti kurduklarını, MÖ 6.Yüzyılda kurulan Achaemenian (Pers) İmparatorluğu yönetimi altında bulundukları 150 yıl sonrasında MÖ 4.Yüzyılda tekrar bağımsızlıklarını kazandıkları, Büyük İskender’in ölümü sonrası kurulan Greko-Baktria İmparatorluğu dönemine kadar olan sürede Büyük İskender İmparatorluğu ile ilişkilerinin de bağımsızlık temelinde olduğunu belirtmektedir.

MÖ 1.000 yıllarında bölgede bulunan kitabe ve gümüş paraların da Hint-İrani (Aryan, Sanskrit) dillerinde okunamadığı ve Türk diline dayandığı [Muhammadiev A.G. 1995, 16-83] anlaşılmıştır. Aynı paraların Kama bölgesinde bulunması da antik Harzem Devletinin sınırlarının sadece Orta Asya olmadığını, Kama bölgesini de kapsadığını, bu bölgelerde de en azından MÖ 2.000-1.000 yılları döneminde Suar ve Ases boylarının yaşadığını göstermektedir.

Miladi yılların başlangıcında da Harzemlerin aynı bölgede yaşadığı S.P.Tolstov’un; Afganistan, Pakistan coğrafyasında MS 1.yy başlarında da Tokar, Usun ve Kusanlar tarafından kurulan Kushan (Kusan) İmparatorluğunun da, asıl yerleşimleri Aral gölü civarı olan Kangar, Harzem, Sakaurak, Apasak, Massaget (Maskut) ve Tokarların göçebe boylarının Kushan (Kusan) boyları ile birlikte Greko-Baktria İmparatorluğunu sonlandırmaları üzerine kurulduğu ve böylelikle çok geniş bir alana yayılabildiği [Zakiev M. 2002] açıklamalarından anlaşılmaktadır.

Hun, Oğuz nesli olan Antik Harzemlerin Kama halkları yanında Alan, Ases ve Avarlarları da kapsadığı ve birlikte Harzemliler olarak Parthia, Kushan ve Tokar’larla yakın ilişkilerinin olduğu antik kaynaklarda da [Simokatta Th. 1957, History,  342] yer almaktadır.

B. Zhivkov [B. Zhivkov, Khazaria in the Ninth and Tenth Centuries, 2015] Harzemlerin batısında Aral bölgesindeki Kangarların liderliğinde yaşayan göçebe kavimlerin hareket güzergâhlarının da Doğu-Batı (Aral-Volga) ve Kuzey-Güney (Aral-Hindukuş) istikametlerinde olmak üzere iki ayrı hatta olduğunu, Aral-Volga hattındakilerin Volga, Ural ve İlek nehirleri güzergâhını, Aral-Hindukuş hattındakilerin Amu Derya, Sri Derya nehirleri güzergâhını izlediklerini belirtmektedir.

B. Zhivkov; Oğuz, Peçenek, Tokar, Alan, Bulgar, Chionites, Eftalit, Hazar, Sabir gibi boyların içinde yer aldığı Kangar Devletinin Harzemlerle ilişkileri bulunduğunu da eklemektedir.

Azgar Mukhamadiev, Harzemlilerin antik çağda da Turan alfabesi kullandığını, antik çağda bastırdıkları paralar üzerinde  “Turan Yabgu” sözcüğünün yazılı olduğunu, Hun döneminde basılan paralar üzerinde de  “Hunların Şad’ı-Turan” ve “Hunların Turanı” sözcüklerinin yazılı olduğunu belirtmektedir. [Mukhamadiev A. “Turanian Writings Kazan, 1995]

Prof. M. Zakiev, Horasmis/Kwarezmians adındaki “Hu” sözcüğünün “Su” anlamına geldiğini, günümüzde Başkurtların halen “Su” yerine “Hu” sözcüğünü kullandıklarını, Hun ve Sun gibi telaffuzların kökünün de bu telaffuz farklılığına dayandığını, Huaras/Horasan (hu+ar+as) açılımının da Suar ve Ases boylarını işaret ettiğini, Huarasm/Harzem sözcüğündeki (m) ekinin de “benim” anlamına geldiğini açıklamakta, Suar etnoniminin de Sumer, Subar, Sibir, Samar gibi isimlerle alakasına dikkat çekmekte, Kangar, Sümer, Subar, Harzemlerin birbiriyle alakalı boylar olduğunu belirtmektedir.

Antik Pers kaynağı “Avesta”da da, Suar/Huar-Ases’lerin (Khorasmians) “Kangha” olarak belirtildiklerini, “-ha” ekinin Pers dilinde çoğul eki olduğunu, böylece Suar/Huar-Ases’lerin “Kang” boyu olduklarının anlaşıldığını belirterek, Türk tarihine Hint-Avrupacı teorisyenlerin gözüyle değil antik çağ kaynaklarının gözüyle bakılmasının gerektiğini belirtmektedir. [Zakiev M. 2002]

MÖ 7.yy’da da Kangar + Harzemlerin Sibirya-Yenisey nehrinden Afganistan-Kama bölgesine kadar olan Orta Asya coğrafyasını kontrol ettikleri ve bu dönemde bu bölgede Arkeologların “Tagar arkeolojik kültürü” adını verdikleri bir kültürel dönemin yaşandığı belirtilmektedir.

B. Zhivkov ise [Zhivkov B, 2015] Kangar bölgesindeki kültüre Dahetyasar Kültürü adını vermekte MÖ 7-8 yüzyıldan MS 9. Yüzyıla kadar olan 1.000 yılı aşkın dönemde Kangar bölgesinde bu kültürün yaşadığını, Kangar Kültürünün Harzem bölgesindeki Buhara’ya kadar ulaştığını açıklamaktadır. (Not; Dahet isminin Dahae olarak ta adlandırılan Tokar olduğu anlaşılmaktadır.)

Hunlar bölümünde belirtildiği gibi, özellikle isimlendirme konusundaki görüş ayrılıkları ile “bazı kabilelerin kökenleri” ilgili alanlarda B. Zhivkov’un kısmen tercih ettiği görülen 19 yüzyıl-Hint-Avrupacı yaklaşımlardan kaynaklanan varsayımlarına, günümüzde gen biliminin söz konusu tartışmaları bitirecek yeterli seviye ve veriye ulaşmış olması nedeniyle değinilmemiştir.

MS 1000 yıllarına gelindiğinde de yukarıda yer alan Kıpçak-Kumanlar ve Harzemler bölümünde de yer verildiği üzere; Harzem Devleti Şahı Tekiş Şah’ın, Kıpçak prensesi Terken Hatun ile evlenmesi üzerine kalabalık Kanglı-Kıpçak kütlelerinin Harezmşahlar ülkesine yerleşmeye başladıkları belirtilmektedir. [Gökbel A. “Kıpçaklar ve Kumanlar”, Togan, “Harizm”, 250-253; Kafesoğlu, “Harezmşahlar Devleti” 878-879].

ANTİK BAKTRİA

Antik Baktria Devleti, Hindikuş Dağları eteklerinde MÖ 1.000 yılının ilk yarısında kurulmuştur. MÖ 6-4yy.lar arasında bölgede hüküm süren Achaemenian (Pers) İmparatorluğunun, onun ardından da Büyük İskender İmparatorluğunun yönetimine giren, Büyük İskender’in ölümü sonrasında MÖ 2.yy içinde Yunan generallerinin kurduğu devletlerden olan ve Sogd’ların ülkesini de kapsayan Greko-Baktria Devletinin diğer parçasını oluşturmuştur.

MS 1.yy başlarında da Greko-Baktria Devletinin yerini Kushan İmparatorluğunun aldığı görülmekte, Kushan İmparatorluğu döneminden sonra da Baktria bölgesinin MS 14-15 yy’a kadar Kushanların kurucu boylarından Tokarların ismiyle Tokaristan olarak anılmaya başlandığı belirtilmektedir.

Antik Baktria’da Bronz çağına (MÖ 2.200-1.700) ait olduğu belirtilen antik eserler bulunmuştur. Hint-Avrupacılar bu kültürün de Aryan’lara ait olduğunu iddia etseler de, Aryanların bu bölgeye MÖ 1.500 yılından sonraki bir dönemde geldikleri ve Afganistan, Hindistan halklarının da bu tarihten sonra Pro-Hint Avrupa dili konuşmaya başladıkları tarih ve dil araştırmalarıyla sabit bulunmaktadır.

TOKARLAR

Kushan İmparatorluğunun, Kushan ve Usunlar yanında kurucu boylarından olan Tokarlara ait günümüz Sincan Uygur Türklerinin yaşadığı bölgede MÖ 1.800 yılına ait Mumyalar bulunmuştur.

Pro-Hint Avrupa dili konuşan Aryanların bu bölgeye geldikleri dönem ve Aryan denilen halkların tarihlerinin hiçbir döneminde Mumya kültürü olmadığı gibi gerçekler gözardı edilerek bu Mumyaların Hint-Avrupa ırkına ait olduğu iddiaları ileri sürülmüş, ancak Tokar Kültürünün MÖ 3.500-MÖ 2.500 yıllarına tarihlenen Sibirya Afanasevo Kültürüne ait olduğu ve Mumyalar üzerinde yapılan gen analizleri gibi birçok tarihi verinin de Tokarların, Altay-Sibirya/Türk boylarından biri olduklarını göstermiştir.

Türkiye’deki müze ve türbelerde bugüne kadar ulaşmış toplam 41 insan mumyası, 2 adet hayvan mumyası bulunmaktadır. [EFE Zehra Dr. Türkiye Müze ve Türbelerindeki Mumyaların Tarihi ve Bugünkü Durumları, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi, Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 34, Nisan 2015]

Yukarıda “Taurlar” bölümünde belirtildiği gibi Tokar’ların kimliği konusunda, İran dilleri üzerinde Doktora derecesi olan Walter Bruno Henning, “Tokhars and Türks – Argi and the Tokharians,” isimli makalesinde özetle;

“Tokhar ~ Tau-ar = Dağ halkı anlamına gelmekte olup, Turfan ve Karaşar bölgesinde yaşamışlar, Hun ve Göktürk Devletlerinin üyesi olarak anılmışlar, Subar ve Ases’lerle birlikte Baktria bölgesinde adları geçmiş, Ttaugara, Ottokars ~ As-Tokhars, Düger ve Tuhsi isimleriyle adlandırılmışlardır” demektedir. [W.B. Henning, Tokhars and Türks – Argi and the Tokharians, 1938]

KUSHAN İMPARATORLUĞU

Kuzey Pakistan/Hindistan-Afganistan-Turfan hattında Türk boyları tarafından Antik Çağda oluşturulan antik Baktria, Tokar, Turfan medeniyetleri sonrasında bölge bir dönem Kushan İmparatorluğu olarak anılmıştır.

Türklerin genel yaşayış ve devlet biçimleri İmparatorluklar dönemine kadar göçebe birliklerin gevşek konfederatif devletleri biçiminde iken, İmparatorluk yönetim biçiminin yayılmasıyla birlikte Büyük İskender İmparatorluğunun parçalanması üzerine, MÖ 140 yılında, Sogd’ların (Sak’ların) yaşadığı topraklar ile aşağıdaki haritada gösterilen daha sonra Kushan İmparatorluğu adını alan topraklarda Greko-Baktria Devleti kurulmuştur. Bu devletin üçüncü hanedanından sonra yönetimi Kushan’ların devraldığı ve devletin isminin de MS 375 Akhun dönemine kadar Kushan İmparatorluğu olarak anıldığı, ancak bu İmparatorluğun bir göçebe İmparatorluğu olduğu belirtilmektedir.

Prof. M. Zakiev, Hint-Avrupacı tarihçilerin Kushan, Tokar ve Usunların İndo-İranian (Hint-İran) dili konuştuklarını ve bu halkların Ak-Hunlarla birlikte Türkçe konuşmaya başladıklarını ileri sürseler de, Bartold gibi tarihçilerin Kushan, Tokar ve Usunların farklı adlar taşımalarına karşın aynı halk olduklarını belirttiğini [Bartold V.V. 1963, vol. 2, ch. 1, 175-177] ayrıca asimilasyon süreçlerine ilişkin araştırmaların her zaman yeni gelen göçebe boyların asimile olduklarını gösterdiğini, bu nedenle MS 1-4 yüzyıllar arasında yaşamış Kushan İmparatorluğunun boylarının asimile olduğu fikrinin yanlış olduğunu, hem Kushan hem Ak-Hunların dilinin Türk dili olduğunu belirtmektedir.

Ayrıca, Hint-Avrupacıların bir Türk’ün gelmesiyle sayısız halkın Türkçe konuşmaya başladıkları iddiasının geçerli olması halinde bu halkların isimlerinin de değişmesi gerektiği, ancak bu halkların Türk diline dayanan boy isimlerini binlerce yıldır hatta farklı coğrafyalarda farklı diller konuşmaya başlayanları dâhil (Subar, Bulgar, Gilan vb.) koruduklarının görüldüğünü eklemektedir.

 Hindukuş-Turfan hattında yaşayan Türk boyları Baktria, Tokar, Turfan gibi Antik Medeniyetler oluşturmuş, bu zemin üzerinde de Afganistan ve Kuzey Pakistan/Hindistan coğrafyasında kurulan Greko-Baktria İmparatorluğu yönetimini Kushanlar, onların yerini de MS 375 yılında Ak-Hun İmparatorluğu almıştır. Ak-Hunları takiben bölge Göktürk yönetimine geçmiş, Göktürkler sonrasında da aynı bölgede, Gazneliler, Timur Devleti ve Babürler başta olmak üzere atlı süvari birliklerine dayanan-hatta fil bölükleri bile olan birçok Türk Devleti kurulmuştur.

Özetle, gen araştırmaları gibi antik çağ tarihi verileri de, Afganistan ve Pakistan halklarının Türklerle çok yakın bağlarının bulunduğunu göstermektedir. Yukarıdaki açıklamalar yanında;

İskitler, Attila Hunları ve Avarlar dönemlerinde Balkanlar’da adları geçen Kutrigur, Utigur and Vurugund boylarının önceden Pamir ve Hindikuş dağlık bölgelerinde yaşadıkları; aynı bölgedeki ‘Bakat’ isimli ‘antik şehir’inde Onogur şehri olduğu gibi Kırım Yarımadası kıyılarını işgal eden (MÖ 700) Antik Yunanlıların telaffuzu ile Kırım’daki Phanogoria (Onogur) antik şehrinin de bir Onogur şehri olduğu;

Asuri kaynaklarının,  bu bölgeden 30 bin İskit halkının Doğu Avrupa bölgesine gittiği ve 60 gün içinde Don nehri civarına ulaştıklarının yazılı olduğunu, Bulgar Türklerinde görülen (Prof. M. Zakiev’in ifadesiyle) “Pamiro” fenotip izlerinin bu bölgeden gelen Türk boylarına dayandığı;

Döneminde Avrupa’nın 250 yıl üç süper devletinden biri olan Avarların Avrupa’ya yürüyüşünü de, bu bölgedeki Ak-Hun boylarının başlattığı;

Büyük Selçuklu Devletinin topraklarının Afganistan’ı da kapsadığı, Selçuklu ve Osmanlıların temel omurgasını da, Doğu-Batı (Balkaş, Aral-Volga) ve Kuzey-Güney (Balkaş, Aral-Hindukuş) hattındaki Oğuz (ve Türkmen) boylarının oluşturdukları;

Gelon, Gilaki, Gilan boyunun Afganistan ve Pakistan’da Gilan boyu olarak halen varlığını sürdürdüğü; Ak-Hun Devletinin yönetici boyu olan Abdali boyunun da 1747 yılında modern Afgan Devletinin kuruluşunda da etkin bir rol aldığı ve tüm Afgan Kabile reislerinin katılımıyla yapılan toplantıda ilk Afganistan Emir’i olarak Abdali boyundan Ahmet Şah’ın seçildiği görülmektedir.

 

MEZOPOTAMYA UYGARLIĞI

 

5.000-6.000 yıl önce Fırat ve Dicle nehirlerinin arasındaki verimli topraklarda, Arap dilinde ‘Al-Jazirah’ antik Yunan dilinde iki nehir arasındaki bölge anlamına gelen ‘Mezopotamya’da kurulan “Sümer” şehir devletleri ile Mezopotamya’nın doğusunda yer alan günümüz İran topraklarının Zagros Dağları eteklerinde kurulan “Elam” şehir devletleri ve Kuzey Mezopotamya olarak ta adlandırılan günümüz Suriye’sinde kurulan “Mari” şehir devletinin tümünü ifade etmek için “Eski Dünya Mezopotamya Uygarlığı” deyimi kullanılmaktadır.

Eski Dünya Mezopotamya Medeniyeti, insanoğlunun yazıyı icat ettiği, hukukun, astronomi ve matematik gibi bilimlerin, edebiyatın ve sanatın ortaya çıktığı, ticaretin, tarım ve sulama sistemlerinin geliştiği, vergi toplanması ve kayıtlarının tutulması ile dini inançların kurumsallaşmasının başladığı, kadınların mülk sahibi olma, ticaret yapma, boşanma haklarının kısaca kadın-erkek eşitliğinin bulunduğu bir medeniyet olarak tanımlanmaktadır. Bölge refahının temeli olan su kaynaklarının paylaşılması konusunda sürekli savaşların yaşandığı bu dönemde askerlik alanında kullanılan teknik ve teknolojilerin de çok önem kazandığı belirtilmektedir.

Mezopotamya Uygarlıklarının çeşitli dönemlere bölümlendirilmesinde de üretim, askerlik, yazı, bilim, idari ve hukuki yapılarındaki farklılıklar esas alınmaktadır. Örneğin dünyada İmparatorluk fikrinin ortaya çıktığı dönemi ifade ettiği belirtilen Akadlar dönemi (MÖ 2.270 – MÖ 2.083) yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.

Mezopotamya uygarlıklarının sembolünün Boğa ve Aslan olduğu belirtilmekte, Boğa sembolünün İndus Vadisi Uygarlığının da sembolü olması, bu iki Eski Dünya Uygarlığının birbiriyle ilişki ve etkileşim içinde olduğunu göstermektedir.

Bunların yanında British Museum’da sergilenen Mezopotamya Uygarlığına ait aşağıdaki antik eserde olduğu gibi; insanoğlunun soyut/manevi hayat ile ilgili düşünmeye başlamasının/gelişmesinin safhalarından birini gösterdiği belirtilen ve antik Mısır’da da yapılan sembolleştirmelere benzer şekilde “gök, yeryüzü ve öteki dünya” gibi kavramları çeşitli sembollerle ifade etmeye başladıkları da görülmektedir.

SÜMERLER

Sümer şehir devletlerinin kimler tarafından kurulduğu tam olarak belirlenememiş olmakla birlikte, yerli ve dışarıdan bölgeye gelen halkların birbirlerini etkilemeleri sonucunda ortaya çıkan bir Medeniyet olarak kabul edilmektedir.

Sümerler ve Türklerin ilişkisi konusundaki araştırmalar, yukarıdaki bölümler içinde yer alan Kangarlar/Peçenekler/Boşnaklar bölümünde kısaca özetlenmiştir.

Sümer Uygarlığının ilk başlangıç döneminin, Sümer yazılı tabletlerinde adları hiç geçmemesine rağmen “Ubaid” (Ubeyd) dönemine dayandığı, bu dönemin MÖ 6.500 yıllarında başladığı tahmin edilmektedir.

MÖ 3.500 yıllarında pro-yazı denilebilecek ilkyazı örneklerinin ortaya çıkmaya başladığı, MÖ 3.300 yıllarında başlayan (Türk dilinde soy, sop, oba anlamına gelen) “Uruk” dönemi içinde-3.300 yılında erken dönem Çivi yazı tabletlerinin ortaya çıktığı tespit edilmiştir. Uruk en önemli Sümer şehri olup, ünlü Gılgamış Destanına adını veren Gılgamış da (MÖ 2.700) bir Uruk Kralıdır.

Sümer kültürünün birden serpildiği MÖ 2.900 yıllarında da bölgede iki dilli bir yapının tamamen görünür hale geldiği, Sümerlerin Astronomi ve matematik biliminin kurucuları, ordularını süvari, okçu ve piyade biçiminde sınıflara göre düzenleyen ilk devletler oldukları, mahkeme, hapis cezası, devlet iş ve işlemlerinin kaydı gibi hukuki ve idari bir sistem oluşturdukları, geniş duvarlı şehirler kurdukları, astronomi, mimari, sanat, ticaret, tarım ve hayvancılığı geliştiren uygulamalar yaptıkları belirtilmektedir.

Sümerler ile bölgenin yerli halkı Akadların her alanda birbirini etkilediğinin gözlendiği yaklaşık 1.000 yıllık bir dönem sonunda MÖ 2.270 yılında Akadların Sümer şehirlerini ele geçirmesi ile bölgede yaklaşık 200 yıllık Akad İmparatorluğu döneminin başladığı, bu dönemde Sümer dilinin kaybolduğu görülmesine rağmen MÖ 2.100-2.000 yılları arasında Sümer dilinin tekrar ortaya çıktığı, Ur ve Uruk şehir devletinde “Neo-Sumerian” denilen Lagash Hanedanlığının yeniden kurulduğu ifade edilmektedir.

Yandaki fotoğraf, Ur şehri Lagash Hanedanından Gudea’nın Louvre Müzesindeki heykelinin fotoğrafıdır.

Başta nüfus artışı ve göçler gibi çeşitli nedenlerle Sümer uygarlığı çökmeye başlamış, Sümer toprakları, MÖ 1.940 yılında Semitik dil konuşan Amorilerin, MÖ 1.760 yılında da Hammurabi liderliğindeki Babillerin yönetimine girmiştir.

MARİLER

Mari antik şehri, Kuzey Mezopotamya olarak adlandırılan Fırat Nehri’nin batısındaki günümüz Suriye topraklarında (Abu Kemal kasabasının 11 km kuzey batısında) kurulmuş bir Sümer şehir devletidir.

Antik şehirdeki kazılarda 225 odalı bir Saray ve birçok tapınak kalıntısı bulunmuştur. Mari’lerin kendilerine ait çivi yazısı tabletlere rastlanmamış, Mari’lerle ilgili bilgilere Sümer ve Akadlara ait çivi yazısı tabletlerden ulaşılmıştır.

Sümer tabletlerine göre, Mari, tüm Mezopotamya’ya hâkim olan bir hanedanın yönetim merkezidir.

Yandaki heykel “Puzur Ishtar” isimli MÖ 2.100 – MÖ 2.000 yılları arasında Mari yöneticisinin heykeli olup, İstanbul Arkeoloji Müzesinde sergilenmektedir.

Mari, en parlak dönemini MÖ 2.900 – MÖ 2.000 yılları arasında yaşamış, Akadların istilasından sonra Amori halkının da yerleşmeye başlamasıyla Mari adı da Amori’ye dönüşmüştür. Babiller dönemi (MÖ 1.760) ile birlikte bu kente Asur’ların yerleşimi başlamıştır. Asur’ların, antik Mısır dilinde Subari, Sümer dilinde Subar ismiyle anılan Subartu kabileleri oldukları kabul edilmektedir. Bu kabileler önce Babillere bağlı Devlet statüsünde, Babil Devleti yıkıldıktan sonra da bağımsız Asur devleti ismiyle ortaya çıkmıştır.

Eski bir Sümer şehir devletinin ismi olan “Mari” isminin, Rusya’nın İdil-Ural halklarından “Mari”lerin ismiyle aynı olması da önemlidir. Prof. Klyosov, Altay-Sibirya (R1) ata-genini yüksek oranda taşıyan bir halk olan ve günümüzde Ural dili konuşan Mari’lerin önceden Türk dili konuştuğunu belirtmektedir.

ELAMLAR

Elam şehir devletleri, Mezopotamya’nın doğusunda yer alan günümüz İran topraklarının Zagros Dağları etekleri ile Basra Körfezi/Pers Körfezinin kuzey doğusu arasındaki bölgede yer alan nehirlerin etraflarında kurulmuşlardır.

Başkentleri Susa’nın kuruluş tarihinin MÖ 5.000 yıllarına kadar gittiği belirtilmekte, Elam’ların tarihleri de, çeşitli dönemler altında incelenmektedir. Sümerlerin yazısı okunabildiği halde Elam’ların yazıları halen çözülemediğinden Elam’ların tarihi hakkında doğrudan Elam kaynaklarından yararlanılamamaktadır.

Eski İbrani kaynaklarının, Elam’ları Semitik halklardan-bir halk olarak telakki ettiğinin görülmesine rağmen, Elam tabletleri üzerinde yapılan incelemelerde Elamların dilinin Semitik dillerle ilişkili olmadığı, Elamların dilinin, Sümer dilinden de farklı olup, izole dillerden biri olduğunun anlaşıldığı belirtilmektedir.

Başşehirleri Susa olan “Elam” adının dağlık bölge “yüksek” anlamına geldiği, Elamların başkentlerinden dolayı “Susiana” adıyla, yöneten hanedanlardan dolayı Awan, Anshan ve Simash olarak ta anıldıklarını belirten çeşitli kaynaklara rastlanmaktadır.

Yukarıdaki fotoğraf günümüzden 2.700 yıl önceki Neo-Elam döneme (MÖ 8.yy-MÖ 6.yy) ait bir Rölyef olup, Susa’da bulunmuştur.

 

ANTİK ÇAĞDA MEZOPOTAMYA

 

Birbirinden bağımsız şehir devletlerinin kurduğu bir Uygarlık olan Eski Dünya Mezopotamya Uygarlığının nüfus artışı ve göçlerle zayıflamaya başladığı dönemde, dünyada İmparatorluk fikrinin ortaya çıktığı dönemi ifade ettiği belirtilen Akadlar döneminin başladığı, ardından gelen Amoriler ve Babiller dönemlerinin de, Akadlar gibi, yaklaşık 200’er yıllık dönemleri kapsadığı görülmekte olup, Akadlar, Amoriler ve Babillerin Semitik dil ailesine mensup halklar oldukları belirtilmektedir.

Yandaki fotoğraf, bir Sümer şehir devletinde maliyeci iken bir darbe ile yönetimi ele geçirdiği belirtilen Akad İmparatorluğunun kurucusu Büyük Sargon’a ait, Irak Ulusal Müzesindeki, bronz büstün fotoğrafıdır.

Akadlar İmparatorluğuna MÖ 2.083 yılında Guti’lerin son verdiği, Kökenleri belirlenemeyen ve bölgedeki 33 yıllık yönetim dönemlerinde 21 Kral değiştirdikleri belirtilen Guti’lerin bölgedeki yönetimlerine Ur ve Uruk Sümer şehir devletleri tarafından son verildiği, Amoriler dönemine de MÖ 1.760 yılında Babillerin, Babiller dönemine ise, MÖ 1.595 yılında Anadolu’dan gelen Hititlerin son verdiği belirtilmektedir.

Babiller döneminden sonra, Güney Mezopotamya’da 350 yıl “Kassi” hanedanı, Kuzey Mezopotamya’da ise 200 yıl “Mitanni” hanedanı hüküm sürmüştür. Kassi ve Mitanni’lerin kökenlerinin belli olmadığı, bu hanedanların bir kolları Anadolu’ya da geçen Hurri’lere mensup olabilecekleri ancak zaman içinde Akad isimleri kullanmaya başladıkları belirtilmektedir.

MÖ 1.360 yılından MÖ 612 yılına kadar yaklaşık 750 yıllık dönemde de tüm bölgenin tek hâkimi Semitik dil konuşan Asurlar (Assyrians) olmuştur.

Yandaki “Asur Kanatlı Boğa Rölyefi”, Asurlar döneminde de İndus Boğa sembolünün güçlü bir şekilde sürdüğünü göstermektedir.

Mezopotamya bölgesine, MÖ 612 yılında Chaldean hanedanı, MÖ 539 yılında Pers İmparatorluğu, MÖ 335 yılında da Büyük İskender hâkim olmuştur.

LAND OF UZ

Mezopotamya Uygarlıklarının antik çağı döneminde yazılan Eski Ahit’te [Bible 1,1; Jeremiah 25.20; Lamentation 4.21] Mezopotamya Coğrafyasında “Land of Uz” Oğuzların Ülkesinden bahsedilmektedir.

Ölü Deniz papirüs ve bronz yazmalarında da [Dead Sea document] Oğuzların Togar, Hul ve Mesha’larla birlik olup, diğer kabilelerle savaştığı anlatılmaktadır. Bizans el yazma İncilinde de, Uzların geniş sürüleri olduğu ve çadırlarda yaşadıkları yazılıdır.

Oğuzların yaşadığı bölgenin tam olarak neresi olduğunun belirlenemediği, ancak savaştıkları belirtilen kabilelerin bölgelerinin Fırat’ın aşağısında olması nedeniyle Oğuzların da bu bölgeye yakın bir mıntıkada (Ürdün veya Kuzey Arabistan) yaşadıkları tahmin edilmektedir.

Yunus Emre’nin: “Gökyüzünde İsa ile /Tur dağında Musa ile / Elimdeki asa ile çağırayım Mevla’m seni…” dizelerinde söz ettiği (biri günümüz Kuzey Batı Arabistan’da, diğeri Sina yarımadası yakınlarında olan Tur-i Sina) dağlarının da Uz (Oğuz) kabilelerinin yaşadıkları bölgeleri gösterebileceği belirtilmektedir.

Türkolog Prof. M. Zakiev’de; yapılan tarih araştırmalarının MÖ 4.000-3.000’li yıllarda Yakın Doğu’da Türkçe konuşulan alanlar bulunduğunu, Türkçe konuşan bu insanların Subar, Suar, Sümer, Samar, Kuman, Turuk, Kangar, Guti, Lulu, Kaşkay, Ars ve Ases isimlerini taşıdıklarını, Yakın Doğu’dan da Güney Kafkasya ve Anadolu’ya ulaştıklarının anlaşıldığını belirtmekte, bu konuda Prof. Dr. Feridun Ağasıoğlu’nun kapsamlı çalışmalarının bulunduğunu eklemektedir.

Araplarla ilgili gen araştırmaları:

 Mezopotamya uygarlıklarını, bölgenin yerli kavimleriyle dışarıdan gelen halkların birlikte etkileşim içinde kurdukları tespit edilmiş, Mezopotamya Uygarlıklarında Türklerin yer aldıklarını işaret eden birçok tarihi veri yanında yapılan gen araştırmalarında da, bu uygarlıkların yaşandığı coğrafyaların halklarında önemli oranlarda Ural-Altay/Sibirya kökenlilere rastlanmıştır.

Eski Dünya (eski antik çağ) uygarlıkları döneminde Mezopotamya’ya Türk boylarının yerleşimlerini gösteren çeşitli veriler yanında, yukarıda belirtilen Yahudi ve Hristiyanlara ait kutsal kitaplardan da, Antik Çağ döneminde Ürdün veya Kuzey Batı Arabistan mıntıkasında Oğuzların yaşamakta oldukları anlaşılmaktadır.

Tüm bunlar, Türklerin bu bölgenin yerli halklarından olan Araplarla karışmasının Eski Dünya Mezopotamya Uygarlıkları çağından günümüze kadar kesintisiz sürdüğünü göstermekte, gen araştırmaları da bu durumu teyit etmektedir.

 

Population Language Family Altay-Sibirya
R1 Q
Arabs (Algeria) Afro-Asiatic (Semitic) 13.0 0.6
Arabs (Bedouin) Afro-Asiatic (Semitic) 9.4  
Arabs (Egyptians) Afro-Asiatic (Semitic) 6.8 0.7
Egyptians (North) Afro-Asiatic (Semitic) 11.6  
Egyptians (South) Afro-Asiatic (Semitic) 13.8  
Arabs (Morocco) Afro-Asiatic (Semitic) 3.8  
Arabs (Oman) Afro-Asiatic (Semitic) 10.8 0.8
Arabs (Qatar) Afro-Asiatic (Semitic) 8.3  
Arabs (Saudi Arabia) Afro-Asiatic (Semitic) 7.0 2.5
Arabs (UAE) Afro-Asiatic (Semitic) 11.6 1.8
Arabs (Syria) Afro-Asiatic (Semitic) 25.0 1.1
Arabs (Jordan) Afro-Asiatic (Semitic) 19,2  
Arabs (Lebanon) Afro-Asiatic (Semitic) 16.1 2.0
Lebanese Afro-Asiatic (Semitic) 10.6  
Arabs (Palestine) Afro-Asiatic (Semitic) 9.8  
Arabs (Sudan) Afro-Asiatic (Semitic) 15.7  
Nubians (Sudan) Nilo-Saharan 10.3  
Arabs (Tunisia) Afro-Asiatic (Semitic) 6.8  
Arabs (Libya) Afro-Asiatic (Semitic) 4.5  

 

Gen bilimcileri, Arap ülkelerinde (R1) Haplogrubunun çok farklı formlarını (çok farklı geçmişleri olan) ve çok farklı yoğunluklarda rastladıklarını, örneğin Kuveyt Shimar (Shammar) bedevi kabilesinin, Ortadoğu’da rastlanan en yüksek oranda (%43) bu ata-geni taşıdıklarının görüldüğünü belirtmektedirler.

Yahudilerle ilgili gen araştırmaları:

Yahudilerin Ural-Altay/Sibirya kökenlilerle karışmasının büyük ölçüde İran ve Hazar coğrafyaları ile Avrupa kıtasında gerçekleştiğini gösteren birçok gen araştırması bulunmakla birlikte bu karışmanın Mezopotamya Uygarlıkları döneminde de yaşandığı anlaşılmıştır.

 

Population Language Family Altay-Sibirya
R1 Q
Ashkenaz Jews (Europe) Afro-Asiatic (Semitic) 19.0 5.0
Sephardic Jews (Europe) Afro-Asiatic (Semitic) 18.0 2.0
Ashkenaz Cohen Afro-Asiatic (Semitic) 1.5 2.5
Sephardic Cohen Afro-Asiatic (Semitic) 4.5 6.0
Levites Afro-Asiatic (Semitic) >50.0  

 

Yahudilerin cemaat liderleri, Cohen/Kohen/Cohanim/Kohanim ve Levi/Levites isimleriyle tanımlanmakta olup, Yahudi cemaat liderleri arasında da Altay-Sibirya Y-Haplogrupları taşıyıcılarının bulunmasının, Yahudiliğin ilk ortaya çıktığı dönemde Altay-Sibirya kavimlerinin Ortadoğu bölgesinde bulunduklarının bir diğer göstergesi olarak kabul edilmektedir.

Gen araştırmaları, Araplarla aynı (Afro-Asiatic/Semitic) dil ailesine mensup olan Yahudilerin de, Araplar ve diğer tüm halklar gibi çeşitli kökenden gelen insanların bir din ve dil veya bir vatan birliği etrafında oluşmuş bir halk olduklarını göstermektedir.

İRAN

İndus Vadisi, Mezopotamya ve Güney Sibirya üçgeni içinde yer alan günümüzdeki İran coğrafyası, hem Türklerin çok eski çağlardan beri en çok yerleştikleri ve hem de geçiş güzergâhı olarak kullandıkları bir coğrafya olarak, Türk tarihinde çok özel bir konuma sahiptir.

İran coğrafyasının bu özelliği, Türkler ve Semitik halklarla karışmaları sonucunda başta Güney İran coğrafyasının yerli halkı (Fars-Farisi) olmak üzere İran coğrafyasındaki diğer halkların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

İran’ın bu etnik yapısı doğal olarak Farsları; bazı Eurocentristlerin de desteklediği resmi Rus ve Sovyet tarihçilerinin “Türklerin MS 5. ve 6. yüzyılda Altay dağları veya Orta Asya civarında ortaya çıktığı, I ve II Göktürk Kağanlığını kurduktan birkaç asır sonra kaybolmalarına rağmen, Türk adını ve dilini birçoğu Türk olmayan halklara miras bıraktıkları” biçimindeki tarih dayatmasının destekçilerinden biri haline getirmiştir.

Bu çerçevede, İranlıların (Farsların) tarih anlatımları da özetle;

Aryanların dili olan Hint-Avrupa dilini konuşan Farsların da Aryan olduklarını, İran sözcüğünün de “Aryānām=Aryanların Vatanı” anlamına geldiğini, Aryan sözcüğünün de Sanskritçe’deki “soylu-elit-mükemmel” anlamına gelen “Arya” sözcüğüne dayandığını, İran Platosu, Afganistan ve Pakistan Peştunları ile Orta Asya, Kafkasya ve Doğu Avrupa’nın antik dönem halkları İskit, Saka, Massaget, Sarmat, Alan, Baktria, Medes, Harezmî, Part/Pard ve Sogd’ların da Aryan (Arian) halklar oldukları biçimindedir.

Farslara göre, Türkler ise, “Orta Asya halklarından olmayıp, Orta Asya’nın Kuzeyinde yaşayan bir halktır.” 

Hint-Avrupacı tarihçilerle paralel bir biçimde Farslar tarafından da; İskit, Saka, Massaget, Sarmat, Alan, Harezmî ve Baktria ile ilgili ileri sürülen iddiaların geçersiz oldukları yukarıdaki bölümlerde ilgili başlıklar altında ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Medes, Part ve Sogd’lar hakkında Türkolog Prof. M. Zakiev’in açıklamaları da aşağıda özetlenmektedir.

Türkolog Prof. M. Zakiev; Heredot’un “Aryanların, Parthians (Pard’lar), Khorasmians (Suar/Huar-Ases’ler) ve Sogdians (Sak’lar) ile birlikte Achaemenian İmparatorluğunun (MÖ 539-331) 16.ıncı bölgesini oluşturduğunu” [Herodotus III, 93], “Aryanların Med’lerle çok yakın olduğunu, bu nedenle Med’lerin de herkes tarafından Aryan olarak anıldığını” [Herodotus, VII, 62] belirttiğini açıklamakta, Heredot’un Med’lerin Aryan olduklarını (=Hint-İran dili konuştuklarını)  ifade etmediğini, yakınlıkları dolayısıyla öyle anıldıklarını yazdığına dikkat çekmektedir.

Zakiev; Parthian (Pard) İmparatorluğunun çekirdeğini de Harzemlilerin Siyavuş kolunun oluşturduğunu [Tolstov S.P. 1948, 342], MÖ 3.yy’da Pard’ların Pers ve Yunanlılara karşı yaptıkları mücadele sonucunda Hazar Denizinin güney ve güneydoğusunda güçlü bir devlet kurduklarını, gelişme dönemlerinde sınırlarının Mezopotamya ve Hindistan’a kadar ulaştığını; MS 3.yy’da Parthian (Pard) İmparatorluğunun yerini Farsların kurduğu Sasani İmparatorluğunun, Sasani’lerin yerini de MS 7.yy’da Arapların aldığını [Diyakonov M.M. 1961, 5] kaynaklarına atıfta bulunarak açıklamaktadır.

MÖ 1.yy’da bölgede kurulan Greko-Baktria Devletinin de, Büyük İskender İmparatorluğunun Sogd’ları (Sak’ları) kapsayan bir parçası ile Kushan İmparatorluğunun topraklarını kapsayan bir devlet olduğunu, Kushan’ların da Tokar ve Usunlar tarafından kurulmuş olup, Afganistan, Kuzey Pakistan ve Kuzey Hindistan’ı kapsadığını, tarihçilerin “Kushan, Tokar ve Usunların değişik isimli ancak aynı halklar olduklarını” [Bartold V.V. 1963, vol. 2, ch. 1, 175-177] belirttiklerini, tüm bu isimlerin de Türk diline ait olduğunu belirtmektedir.

Sanskritçe ve Aryanlar

“Soylu-elit-mükemmel” anlamına geldiği söylenen “Arya-Aria” sözcüğünün kaynağı olarak belirtilen Sanskritçe,  Hint-Avrupa dilinin Pro-Hint-İran koluna ait bir dil olup, hem Türkçe gibi eklemeli, hem de Hint-Avrupa dillerinin özelliklerini taşımaktadır.

Dil bilimine göre ise, “Arian-Aryan” sözcüğünün “Arya-Aria” köküne değil, İran-ian, Armen-ian, Ar-ian örneklerinde görüldüğü gibi, “Ar” köküne ve “ian-yan” ekine dayandığı görülmektedir.

“Aryan-Arian” ismi konusunda Türkolog Prof. M. Zakiev’de; Antik zamanlarda bütün halkların genellikle tek heceli isimlerle kendilerini tanımladıklarını, Türklerin de “ar, as, uz, ok, ak, ku, tu, kun, hun, sun, kay” gibi birçok tek heceli kelimeler kullandıklarını, daha sonraki dönemlerde bu kabileler arasında birleşmelerle tu+erk (türk), hu+ar+as (horasan) gibi yeni isimli kabilelerin ortaya çıktığını belirtmekte, “ar” kökünden gelen Aryan/Arian isminin de bu şekilde ortaya çıkan ve Hint-Avrupa diline dayanan bir sözcük değil Türk diline dayanan bir adlandırma olduğunu açıklamaktadır.

Türk dilinde “ar”  er, erkek, halk anlamına gelmekte, başta Türk (tu+erk) adı olmak üzere Bulgar, Suar, Subar, Suvar, Sümer, Sibir, Kimmer, Aramut, Argu, Afşar, Kaşkar, Balkar, Başkır, Uygur, Onogur, Kutrigur, Utrigur, Çuvaldur, Eymür, Yüregir, Salur, Hazar, Kavar, Tatar, Bayındır, Yazır, Taur, Trak, Tokar, Ağaçeri, Baylar, Bilir,  Biger, Berendzer, Lugar, Macar, Mişer, Avar, Kangar gibi sayısız Türk boyunun isminin ar/er sözcüğünü içerdiği görülmektedir.

(R1a) Y-Haplogrubu taşıyıcısı Pro-Hint-Avrupa dili konuşan Aryanların, Balkanlar> Doğu Avrupa üzerinden gelerek MÖ 1.500 yılından itibaren Orta Asya, Kuzey Hindistan ve Kuzey Pakistan’ı, MÖ 1.000 yılından sonraki süreçte de günümüz İran coğrafyasını işgal etmeleri sonrasında bu coğrafyalardaki bazı halklar, Aryanların dili olan Sanskritçe (Pro-Hint-Avrupa dili) konuşmaya başlamıştır.

Türkler ve Sami kökenli halklar ile Çerkez, Abhaz, Gürcü, Lezgin, Çeçen gibi Kafkas halklarının büyük bir bölümleri ise, karşılıklı dil etkileşimleri olmakla birlikte özünde orijinal dillerini konuşmaya devam etmiştir.

Pers İmparatorluğu

Aryanlar, Pers İmparatorluğu ismiyle de adlandırılan “Achaemenian Empire”  Devletlerini de 2.500 yıl önce MÖ 539-331 yılları arasında kurmuş olup, Kurucusu “Cyrus the Great” adını taşımaktadır.

Temsili resimlerinde Güney İranlılara benzetilerek çizilse de, yukarıdaki orijinal “Büyük Cyrus”  Rölyefine göre, Pers İmparatorluğunun kurucusunun Kuzey Avrasya fenotipi taşıması, “Aryan istilası” görüşünü destekleyen olgulardan biri olarak değerlendirilmektedir.

2500 yıla-MÖ 539 yılına dayanan Pers (Parsa) ismi, MÖ 1500 yıllarında Doğu Avrupa’dan Hindistan coğrafyasına, MÖ 1000 yılları civarında da Hint coğrafyasından İran coğrafyasına göç ettiği belirtilen yarı-göçebe bir halkın isimlerinden biridir.

Part İmparatorluğu (MÖ 247-MS 224)

MÖ 539 yılında kurulan Pers İmparatorluğunun yaklaşık 200 yıl süren hükümranlığına MÖ 330 tarihinde Büyük İskender son vermiştir. Bu tarihten sonra Pers İmparatorluğu Coğrafyasının Orta Asya bölümünde Büyük İskender’in generalleri tarafından Greko-Baktria Devleti ile Hazar Denizinin güneydoğusunda Part Devleti kurulmuştur. Bu dönemde Partların bir hanedanı olarak Aşkani Devleti ile toprakları daha çok Mezopotamya Coğrafyasında olan Seleukos Devletinin varlığından da söz edilmektedir. Bunların en uzun ömürlüsü olan (471 yıl) ve gelişme döneminde sınırları Mezopotamya ve Hindistan’a kadar ulaşan Part + Aşkani İmparatorluğudur. Söz konusu dört Devletin de (Greko-Baktria, Part, Aşkani, Seleukos) paralarında da Yunan alfabesi kullanılmıştır.

Neılson C. Debevoıse, “A Polıtıcal Hıstory Of Parthıa” isimli kitabında [Chicago, Illinois, University of Chicago Press, 1938, ISBN: 9781258469610, 978-5-8465-0638-1] Part’ların Dahae (Tokar) ve Yirk (Yörük) kabileleri tarafından kurulduğunu ve dillerinin Türkçe olduğunu açıklamaktadır.

İlk dönemlerinde Part Devleti ile birlikte Kafkas Karadeniz stepleri coğrafyasında da kullanılan “İskit Kralı Atail” tarafından Yunan alfabesi ile bastırılan aşağıdaki paralar üzerindeki  “ΑΤΑΙΛΣ” yazısı konusunda 1965 yılında Kiev’de “Numismatics and sphragistics, Volume 2, Kyiv, 1965, pp. 3-15” yayınlanan makalede yapıldığı gibi Para üzerindeki yazının “ATEA+S” olarak okunmasının yanlış olduğu, bu yazının (ATAILS = ATA + IL + (S) = “Father” + “land” + Gk. ending -s) olduğu açıklaması yapılmaktadır. Yunan alfabesi ile karşılaştırıldığında da “ΑΤΑΙΛΣ” yazısının (ATAILS = ATA + IL + (aS = asyalı) “Asya ülkesinin atası” olduğu da görülmektedir.

Sasani İmparatorluğu

İran Coğrafyasında, Part+Aşkani İmparatorluğundan sonra MS 240 yılında, günümüzdeki Fars alfabesini kullanan ilk devlet olmaları nedeniyle Farsların ataları olarak kabul edilen ve günümüz tarihçilerinin de “Pers” yerine “Persis” olarak adlandırdıkları Sasani İmparatorluğu kurulmuştur.

Sasani Devletinin 402 yıl süren hükümranlığına da MS 642 yılında Emevi Hilafet Devleti son vermiştir.

İran İslam Devrimine kadar yaklaşık 900-1000 yıl boyunca da İran Coğrafyasını Türk hanedanları yönetmekle birlikte, resmi Devlet dili Farsça olduğu için, bu devletler Fars Devleti sayılmaktadır. Bu devletlerde Türklerin üretim ve askerlik, Farsların ticaret ve bürokrasi alanlarında etkili oldukları belirtilmektedir.

Günümüzde İran’da yapılan gen araştırmaları:

İran’da günümüzde yapılan gen bilimi araştırmaları, Altay-Sibirya kökenli erkek nüfus oranının İran’ın genelinde %34 olup; başta Türkmenler, Azerbaycan Türkleri ve Gilakiler ile Asurilerin İran’ın ortalamasının çok üzerinde Altay-Sibirya Y-Haplogrupları taşıdıklarını göstermiştir.

 

  Toplam Altay-Sibirya

(Q+R) Y-Haplogrupları (%)

İRAN GENEL 34
Türkmen (Gülistan Eyaleti -İran) 65
Azerbaycan Türkleri (Batı Azerbaycan Eyaleti -İran) 43
Asuri (Batı Azerbaycan Eyaleti -İran) 40
Asuri (Tahran-İran) 56
Gilakiler (Gilan Eyaleti-İran) 38
Ermeni (Tahran-İran) 29
Fars (Fars Eyaleti-İran) 20

Kaynak; doi: 10,1371

İran’daki, Azeri ve Türkmenler dışındaki Oğuz öbeğine giren Türkçe konuşan diğer halklar da; Prof. Dr. Nadir Devlet ve Prof. Dr. Nadir Eren’e göre, 1989 yılı itibariyle, nüfusları 600 bin olan Kaşkaylar ile toplam nüfusları 2 milyon 900 bin olan Afşar, Bahar, Eynan, Horasan, Karakalpak, Karadağ, Kaçar, Karay, Karagözlü, Kangarlı, Khamsin, Najar, Pıçak, Şahseven ve Timurtaş Türkleri oluşturmaktadır. Bu boylarla ilgili bir gen araştırmasına rastlanmadığından tabloya dâhil edilmemişlerdir. Dünya Bankasına göre de, Türk dili konuşanlar İran nüfusunun %42’sini oluşturmaktadır.

Tarih, dil ve gen bilimleri araştırmalarının sonucunda;

  • Farsların, Türkler ve Aryan’larla karışmış bir halk olmaları nedeniyle Ural-Altay/Sibirya Haplogrupları taşıyan bir halk oldukları,
  • Günümüzdeki konuştukları Hint-İran dilini Aryan’larla karışmalarından sonraki süreçte kullanmaya başladıkları;
  • Hint-Avrupa dil ailesine giren diller konuşan halkların ortak kökenden geldikleri anlayışının da yanlış olduğu anlaşılmıştır.

Farslar

Tarih, dil ve gen bilimleri araştırmalarının sonuçları; iddia ettikleri gibi Farsların Aryan kökenli, bölgemizdeki antik çağ halklarının da, İrani/Farsi kökenli oldukları biçimindeki tezlerinin gerçeklerle bağdaşmadığını göstermiştir.

Gerek tarihi kaynaklar gerek gen araştırmaları Türklerin, günümüz Kuzey İran Coğrafyasına, Basra Körfezi bölgesi halkı olan Farslardan binlerce yıl önce yerleşmeye başladıklarını ve buradaki halklarla karışarak bu bölgenin yerli halklarını oluşturduklarının anlaşılmasını sağlamıştır.

Kuzey İran bölgesinde Ural-Altay/Sibirya kökenlilerinin oranları yüksek iken bunun Farsların ortaya çıktıkları Güney İran bölgesinde düşük olması da bunu doğrulayan diğer bir veri olarak kabul edilmektedir.

Bu nedenle Farsların, Türk tarihini çarpıtan yaklaşımları destekleyen tutumlarını gözden geçirmeleri en doğru yol iken, İranlı bazı bilim adamlarının da “gen bilimi araştırmalarının Farsların Aryan orijinli olmadığını gösterdiği” biçiminde açıklamalar yapmaya başlamalarına rağmen, bu açıklamaların da, gerçeklerin kabul edilmesi anlamına gelmediği anlaşılmaktadır.

Nitekim önceden Avrupa halkları ile aynı ırka ve aynı dil ailesine mensup olduklarını gösteren Aryan istilası görüşünü ve verileri benimseyen Hintliler ve İranlıların, Aryanların da Altay-Sibirya kökenli olduğunun ortaya çıkması ile birlikte; bölgelerine Aryan istilası olduğunu reddeden ve halklarının bölgelerinin yerli halkları olduğunu iddia eden beyanlarda bulunmaya, önceden Sasaniler döneminden bu yana kullandıklarını belirttikleri Aryanların Vatanı anlamı taşıdığını belirttikleri “İran” ismi yerine tekrar “Persia” ismini kullanmaya başlamalarının daha doğru olacağını tartışmaya, hatta önceden “aryan kadınları” dedikleri İran dâhil tüm bölgemiz halklarında görülen “Batı Avrasya anne-kadın genlerinin 36-42 bin yıl önce büyük ihtimalle İran coğrafyasında oluştuğunu” iddia eden makaleler yayınlamaya başladıkları görülmektedir.

S. Farjadian, L. Yepiskoposyan, M. Derenko, A. Bahmanimehr, M. Perkova ve B. Malyarchuk tarafından, [PLOS ONE November 14, 2013] dergisinde yayınlanan “Complete Mitochondrial DNA Diversity in Iranians” isimli makalede;

MtDNA Haplogrupları (anne-kadın genleri) açısından İran, Kafkas halkları, Araplar ve Anadolu Türklerinin, İran coğrafyasında oluşan Batı Avrasya anne-kadın genleri taşıyıcısı oldukları ileri sürülmekte ve bu havzadaki halkların taşıdıkları Batı Avrasya anne-kadın genlerinin “büyük ihtimalle 36-42 bin yıl önce İran coğrafyasında ilk insan yerleşimi döneminde ortaya çıktığı” iddia edilmektedir

Ancak;

  • Söz konusu Batı Avrasya MtDNA Haplogruplarının makalede ifade edildiği gibi “büyük ihtimalle” İran Coğrafyasında değil, elle tutulur ve somut bir biçimde Altay-Sibirya’da bulunan 17 ve 24 bin yıllık insan iskeletlerinde tespit edildiğini ve
  • Ural-Altay/Sibirya kökenli erkek ve kadınların, başta Farslar olmak üzere İran coğrafyası dâhil bölge halklarının oluşmasına en önemli katkı yapan grubu oluşturduklarını görmezden geldikleri;
  • “Muhtemelen” İran coğrafyasında oluştuklarını iddia ettikleri Batı Avrasya MtDNA Haplogruplarının da, Avrupa ve tüm Avrasya Coğrafyasına yayılma mekanizması ve zamanına değinmedikleri görülmektedir. Örneğin BBC Science & Environment 23 April 2013 sayısında yayınlanan “Avrupa’nın DNA yapısının kilidi çözüldü” anlamı taşıyan “Making of Europe unlocked by DNA” isimli makalede, araştırmaların 4.500 yıl önce aniden günümüzdeki Avrupa halklarının gen yapısının ortaya çıktığının tespit edildiği belirtilmekte olup, hem kadın hem erkek genleri açısından Ural-Altay halklarına dayanan Avrupa gen yapısının oluşumunda İran coğrafyasının kadın genleri açısından nasıl yer aldığı mekanizmasının da açıklanması gerekmektedir.

Kısaca, coğrafyamız halklarının, farklı oranlarda olsa da aynı gen gruplarının harmanlanması sonucunda ortaya çıkan kardeş halklar olmalarına rağmen, işin dönüp dolaşıp coğrafyamızdaki “kültürel gen farklılıklarına gelip dayandığı görülmektedir.

Bir Kayı Boyu: Kaşkaylar

Türklerin tarihini yok sayma eğilimindeki bazı grupların, Türklerin MS 5-6 yy’da ortaya çıkan bir halk oldukları iddiaları doğrultusunda Kaşkayların da MS 8.yy’da İran Coğrafyasına yerleştikleri ileri sürdükleri görülse de, bizzat Farslar, Kaşkayların İran Coğrafyasının en eski halklarından biri olduğunu belirtmektedir.

Kaşkaylar, Khamsin (Kamsin/Hamsin) Türklerinin de en büyük aşiretlerinden birini oluşturmakta, Kaşkay (Kaş+Kay) Türklerinin Kayı boyu ve Balkaş gölü bölgesi boyları ile alakalı bir boy olduğu anlaşılmaktadır.

Karluk Türklerinin kurduğu Karahanlılar Devletinin birinci Başkentlerinin adı Balasagun iken, ikinci başkentlerinin adı da, Kaşkay ve Karluk boylarının ismini birlikte taşıyan Kaşkar’dır.

Hemşinliler ve Kaçkar/Kaşkar Dağları ile ilgili değerlendirmelerde de; İran Khamsin (Kamsin/Hamsin) Türkleri ve Khamsinlerin en büyük aşiretlerinden birini oluşturan Kaşkay Türkleri de göz önüne alınmalıdır.

Ancak, Haçlı Taş ismi gibi bir ismin ancak dikili taş, gelin kayası, yazılı kaya, boz kaya gibi bir taş veya kaya bloğuna verilmesi mümkün iken, Kaşkar/Kaçkar Dağları isminin Ermenice “Haçlı Taş” Haç-Kar sözcüğüne dayandığı ileri sürülmektedir. (Bakınız Vikipedi; Kaçkar Dağları, Wikipedia; Kaçkar Mountains)

Türklerin seyyar Birlikler/Devletler biçiminde göç ettikleri ve yerleştikleri bölgelere de isimlerini verdikleri bilindiğinden, Kaşgarlı (Kaşkarlı) Mahmut’un da mensubu olduğu Kaşkarların bir kolunun da, bir zamanlar Kuzey Karadeniz bölgemize yerleştikleri ve Kaşkar/Kaçkar Dağlarına da isimlerini vermiş oldukları hususu,  “Kaçkar Dağları= Haçkar/Haçlı Taş dağları” biçimindeki iddiadan daha anlamlı olduğu da açıktır.

Gilanlar

Göçebe Türk boylarının bilinen tarihleri itibariyle Avrasya boyunca çeşitli bölgelere yerleştikleri, bölge halklarıyla karıştıkları ve her birinin, Avrasya’nın farklı coğrafyalarında hatta Afrika’da bile isimlerinin halen yaşadığı bilinmektedir.

Gilanların da, İskitler/Sakalarla birlikte hem Kafkas-Karadeniz stepleri ve Doğu Avrupa’da, hem de İran, Afganistan ve Pakistan’da adlarının geçtiği görülmektedir. Örneğin, Avrupa’da Arnavutluk Gjilan Rayonu ve şehri, İran’da Gilan Eyaleti, Afganistan ve Pakistan’da Gilan isimlerini taşıyan yerleşim yerleri bulunmaktadır.

Türklerle karışmış bir halk olan ve ana kitlelerini %22-47 oranında Kuzey Afrika orijinli (E1b1) Y-Haplogrubu taşıyıcılarının oluşturduğu Arnavutlara kıyasla %3 oranında (E1b1) Y-Haplogrubu taşıyan İran Gilan Eyaleti Gilanlarının Pakistanlıların taşıdığı Hint Haplogruplarından sayılan (L) Y-Haplogrubunu %5 oranında taşıdığı görülürken, (L) Y-Haplogrubunun Arnavutlarda hiç bulunmadığı, Afganistan ve Pakistan Gilanlarının da (E1b1) Y-Haplogrubu taşıyanlara rastlanmaması nedeniyle söz konusu dört bölgede hatta Türkiye’de Geylani olarak beş bölgede adları yaşayan Gilanların ortak yönlerini de sadece yüksek oranda Altay-Sibirya (Q ve R) Y-Haplogrupları taşımalarının oluşturduğu görülmektedir.

Türkolog Prof. M. Zakiev de; İskitlerin, Pers Hükümdarı Darius’un saldırılarını püskürtmek için Taur, Agathyrs (Ağaç-eri), Neuri, Androphag, Melanhlen, Gelon, Budin ve Sauromat liderleriyle bir toplantı yaptığının Herodot tarihinde [Herodotus, 1972, B. 4, 102] yer aldığını, bu halkların tümünün İskit-Saka Birliğine (Konfederasyonuna) mensup olduklarını belirtmektedir.

Zakiev, eski bir Yunan destanında da; Yunan Tanrısı Zeus’un oğlu Herkül’ün meskûn olmayan uzak bir diyara gittiğini ve buradaki bir mağarada yarısı-yılan olan bir yarı-bakire ile karşılaştığını, Herkül’ün, yarısı-yılan olan bu yarı-bakireden üç oğlunun olduğunu, yarı-bakirenin bu çocuklara Ağaçeri (Agathyr) Yılan (Gelon) ve İskit (Scyth) isimlerini verdiğinin anlatıldığını, bu destana göre de, antik Yunanlıların bu üç halkı, kardeş halklar olarak bildiklerini gösterdiğini belirtmektedir.

Ağaçeri, Yılan ve İskit boylarının adlarının da, Antik Yunanlıların dillerinde daha kolay telaffuz ettiklerinden (y) harfinin (g) harfine, “Yılan” boyunun adının da “Gelon/Gilan” şekline dönüştüğüne, Ağaçeri boyunun adının da, Yunanlıların Agathyros, Rusların Agafirs olarak adlandırdığına dikkat çekmektedir.

Zakiev’in sözünü ettiği Yılan>Gilan dönüşümü konusunu daha doğru biçimde ifade etmek gerekirse; “Yılan” ismi, eski Türkçede “Cılan” olarak telaffuz edilmektedir. Avrupa dillerinde Cermen=German örneğinde de görüldüğü gibi (C) sesi de çoğu zaman (G) olarak, Cılan ismi de Gilan halinde yazılmaktadır.

İskit ismi konusunda da, İskitlere “Saka-Sakaty- Scyth- İskit- Skolot” gibi verilen isimlerin etimoloji bilimi açısından tutarlı olup, tümünün ‘Saka’dan türetildiğini, Persleri çok iyi tanıyan Antik Yunanlıların da, hiçbir zaman İskit camiasına, Pers demediğini belirten M. Zakiev, bazı tarihçilerin şimdi kalkıp İskit camiasının Hint-İrani dil konuştuğunu söylemelerinin anlamsız olduğunu eklemektedir.

İran Gilanlarından Gilakiler gibi Kafkas dağları ve Hazar Denizi civarında yaşayan ve gen araştırmalarının Türklerin çeşitli halklarla karışmasıyla ortaya çıktığı ve genel olarak Talis adıyla adlandırılan, toplam nüfusları 300 bin civarında olan Mugan, Tat, Tati, Tölis, Talis, Talisan, Cadusi, Azari gibi halkların %25-50 arasındaki oranlarda Altay-Sibirya (R1) ata-geni taşıdıkları belirtilmektedir.

Bu halkların Sasani İmparatorluğu döneminde Gilekler gibi Hint-İran dilinin Kuzey İrani dalında bir dil konuşmaya başladıkları, dillerinin Farsların konuştuğu Hint-İran dilinin Güney dalından bazı farklılıklar taşıması nedeniyle de her birinin konuştuğu dillerin Talis, Tat, Tati, Azari dili gibi kendi topluluk isimleriyle anıldıkları görülmektedir.

Azerbaycan Türkleri

Prof. M. Zakiev, antik Kafkas halklarından olan Azer ve Azebaycan adlandırmalarının, As/Az, Ar/Er, Bi/Bey, Sun/Shan gibi boyların birbirine karışmasıyla ortaya çıktığını, Azer/Azar isminin Hazar ismiyle de yakın bağı bulunduğunu belirtmektedir.

Azerbaycan Türklerinin tarihi, Oğuz Türkçesinin Azeri şivesini konuşmaları nedeniyle Oğuz Türklerinin tarihi ile birlikte değerlendirilmektedir. Yukarıdaki bölümlerde değinildiği üzere eski antik çağdan bu yana Türk tarihinin hemen her safhası ve bölgesinde Oğuz boylarının yer aldığı görülmektedir.

Bu tarihi verilere rağmen, Sasaniler döneminde Farsçanın kuzey grubunda kabul edilen bir dil konuşmaya başlayan Azar/Azer’ler ile Türk dili konuşmaya devam eden İran-Batı Azerbaycan ve Azerbaycan Türklerinin çok farklı halklar olduklarını ileri süren değerlendirmelere de rastlanmaktadır.

Aynı şekilde, Eski antik ve Antik çağlarda Mezopotamya ve Orta Asya’da adları geçen Sümer, Kangar, Subar, Subartu, Med, Turuk, Guti, Koman, Kuman, Harzem, Pard, Ars, Sogd, Baktrian, Tokar, Kushan, Ak-Hun, Kimekler yanında Anadolu’da Hatti-Luvian, Frigler, Traklar, Kimmerler, İskitler, Sarmatlar ve Alanların da Hint-Avrupa dili konuştukları ileri sürülmüş ancak 19.yüzyılın ikinci yarısında bu durumun gerçeklerle bağdaşmadığının anlaşılmasından sonra “Eurocentrist tarihçiliği krize girmiştir” [Artanovsky S.N. 1967, 7 ].

Prof. M. Zakiev, Türkolojinin de Eurocentrismin direk etki ve yönetimi altında ortaya çıktığı ve geliştiğini, Türklerin MS 3.yy’da Kavimler Göçü döneminde ortaya çıkan bir halk olduğu fikrinin hâkim görüş haline geldiğini, örneğin UNESCO ve Sovyet Bilimler Akademisi tarafından desteklenen 1977 yılı Duşanbe Orta Asya Etnik Problemler Uluslararası Sempozyumunda, Sovyet ve Hint ortak komisyonunun, “MÖ 2.nci bin yılda Anadolu, Mezopotamya, İran ve Hindistan’da Hint-İran halkının ortaya çıktığı ve Çin sınırlarına dayandıklarını, bu geniş coğrafyanın sosyal ve ekonomik gelişmesini ve MÖ 1.000 yıllarında bu coğrafyada ortaya çıkmaya başlayan halkların oluşumunu sağladıkları” [Ethnical problems… 1981, 20] görüşünü sürdürdüklerini belirtmektedir.

Bu sempozyumdaki birçok konuşmacı ve rapora göre de, “…MS 6-7 yy.larda ortaya çıkan göçebe bir kavim olan Türkler, önce yerleşik ve güçlü kültürleri olan Hint-İranlıları ardından da MS 11.yy.larda da Hint-Avrupalıları Türkleştirmişlerdir…”

“IQ testlerini” veya “insanları gerçeklikten koparma operasyonlarını” akla getiren söz konusu tarih anlayışının gerek gen bilimi araştırmaları gerekse objektiflik kuralını benimseyen tarih ve dil bilimcilerinin araştırmaları sonucunda en hafif tabirle yanlış olduğu anlaşılmıştır.

Sistem teorisi bir organizmanın veya bir uygarlığın hayatta kalabilmesi ve gelişebilmesinin her şeyden önce diğer uygarlıklarla karşılıklı ilişki ve etkileşimine bağlı olduğunu ancak bu ilişki ve etkileşimin niteliğinin de hayati önemde olduğunu varsaymaktadır.

Bu gerçekliğin mutlaka göz önüne alınması, özellikle Türklerin kökeni, tarihi ve dili alanlarında Aryan Tarih Tezine dayanan tarih anlatımları yerine, başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk dönemi tarihçileri olmak üzere tarihi objektiflik ilkesi çerçevesinde araştıran gerek batılı gerekse Türk bilim insanlarının da dikkate alınmaya başlanmasının gerektiği anlaşılmaktadır.

Etkileşim ve Değişim

Bir uygarlığın sürdürülebilirliğinin kendi içindeki ve farklı uygarlıklarla olan etkileşimine ve etkileşimin niteliğine bağlı olduğu anlaşılmıştır. Hayvancılığa dayanan göçebe ekonomileri ve atı ehlileştirmelerinin de, Türklerin tüm Avrasya coğrafyası boyunca dağılmaları ve bu coğrafyada yaşayan tüm halklarla karşılıklı etkileşime girmeleri ortamını yarattığı gerek tarihi veriler gerekse gen araştırmaları ile kanıtlanmıştır.

Türklerin çeşitli bölgelere dağılmaları, bazı tarihçilerin Türk isminin Tarkan, Türkün ismine, bazı tarihçilerin Taur, Trak (dağ halkı) ismine, bazılarının Ur, Uruk gibi Ural-Altay bölgesinden gelip Mezopotamya’ya yerleşen Sümer kabilelerine dayandığı görüşünü savunmuştur.  Aslında tümünün ortak paydasının da, Turk/Türk ismi olduğu, Turk isminin hemen hepsini temsil ettiği de görülmektedir.

Bu çerçevede, Arab ismi de, Sümerler döneminden sonraki dönemde ortaya çıkan bir isimdir. Semitik dil ailesine giren diller konuşan halkların dilinde “Ab” sözcüğü “Su” anlamına, “Ar-ab” sözcüğü “Su halkı- Suar” anlamına gelmektedir. Halen tüm Arap Coğrafyasının en büyük kabilelerinden olan çoğu göçebe “Shammar” kabilesinin isminin de, Sümer ismiyle, Şam ismiyle alakası da ortadadır.

Bunların yanında, Mezopotamya bölgesi halklarının genel adlarının Sami/Semitic (İskandinavya dâhil Kuzey Rusya’da yaşayan Ural dili konuşan Sami/Semi halklarının ismiyle aynı), Yukarı Mezopotamya’nın günümüzde yaşayan en eski şehirlerinden birinin adının da Urfa olduğu hususları hep birlikte düşünüldüğünde, Ural-Altay halklarının Mezopotamya’daki izlerinin çok derin olduğu anlaşılmaktadır.

Türkler geldi Anatolia ismini Anadolu’ya çevirdi dedikleri konunun da tarihi süreç içinde Ana –Toli/Tolu/Dolu şeklindeki ifade edilişleri (Karadeniz Bölgesi Türkleri Toli, Rusya Türkleri Tolu, günümüz Türkleri Dolu) gibi sayısız örnek Türkçenin tarihi yanında Türklerin Anadolu’daki tarihi ile de ilgili olduğu anlaşılmaktadır.

Almanların gelmek fiiline “Kommen”, İngilizlerin “Come” demesinin bu halkların dillerinin tarihi ile ilgili olması gibi, “Gel” fiilinin farklı coğrafyalardaki Türkler tarafından “Cel”, “Kel”, “Gel” biçiminde söylenişlerinin de Türkçenin tarihi ile ilgili olduğu, bu telaffuz farklılıklarının “Cılan” “Gilan” “Yılan” isimlerinin aynı anlamı taşıdıklarının görülmesinden de anlaşılmaktadır.

Türkçenin ses yapısındaki değişikliklerin sebeplerinden biri de, Türklerin C, Ç, S, Ş, Z seslerini çok kullanmalarından dolayı diğer halklar tarafından “yılan” sesi çıkarıyorsunuz gibi eleştirilere maruz kalmaları hatta bir Türk boyuna yılan isminin verilmesi olduğu anlatımlarını da yabana atmamak gerekmektedir. Halen de, konuşmamızdan bu tür bir ses (sound) hissettiklerini söyleyen yabancılara da rastlanabilmektedir.

Çeşitli dil aileleri arasındaki benzerlikler de insanlık tarihindeki medeniyetler arasındaki etkileşimi ve bu etkileşimin devamlılığını göstermektedir.

Örneğin Cermen (German) (yeni Türkçeyle Yer = eski Türkçeyle Cer) ismine benzer şekilde Türk dili kökenlidir. Kaldı ki bizzat Ar-al, Al-tay, Ur-al isimlerinde olduğu gibi Al-man ismi de Türkçe bir sözcüktür. Alman-German isimlerindeki Men-Man sözcüğü, Turkman/Türkmen isminde olduğu gibi bir boyun kendini tanımlamasında veya “saçları hafif kırlaşmış-evli-adamlar grubu”nu ifade etmek üzere kullanılan “Kırcıman” isminde olduğu gibi bir yaş grubunu tanımlamalarında veya Orta Asya, Rusya ve Azerbaycan Türklerinin “Men=Ben” kullanımında olduğu gibi özne anlamındadır. German-Alman’lar bu isimlerin yabancılar tarafından kendilerine verildiğini, kendilerini “Deutch” ismiyle tanımladıklarını belirtmektedir. Armen-Ermen ismini de, Ermeniler bu şekilde değerlendirmekte ve kendilerini “Hye” “Hay” veya “Hayk” olarak tanımladıkları açıklamasında bulunmaktadır.

Yine, ülkemizde bile Alevi isminin Hazreti Ali taraftarı anlamına geldiğini düşünenlere rastlanmakta, bu ismin de Ar-al, Al-tay, Ur-al, Al-an isimlerinde ve Saf-Evi örneğinde olduğu gibi Al-Ev, Al-Evi gibi iki Türkçe sözcükten oluşan bir isim olduğu, Al- Evi isminin Hazar Denizi coğrafyasında binlerce yıldır yanan doğal gaz ocakları coğrafyasındaki Türklerin ismi olduğu anlaşılmaktadır.

Benzer şekilde Hun isminin orijinalinin de “Qun” olduğu; “Qan”ın ise baba anlamına geldiği; “Han, Khan, Kaan, Kağan” isimlerinin de baba anlamına gelen “Qan” ile alakalı olduğu; Eski Türkçede “Q” sesiyle çok sözcük üretilmesi nedeniyle (Q) sesinin de zaman içinde çeşitli boylar tarafından H, K, G veya Kh biçimlerinde telaffuz edildiği görülmektedir. Bu nedenle Angara-Ankara telaffuzları ile Göktürk-Köktürk okumalarının ortaya çıktığı da anlaşılmaktadır.

“Qan” sözcüğünün kullanıldığı en önemli alanlardan birinin de, ticari kervanların konakladığı yerlere Qan (Han) isminin verilmesi olduğu, böylelikle buralara bir anlamda dokunulmazlık zırhı kazandırıldığı ve ticaretin sürekliliğinin de güvence altına alındığı da anlaşılmaktadır.

Orta Asya’daki en eski Türk boylarından olan Harzemlerin de, Kafkas-Karadeniz düzlüklerindeki Kimmerlerin de ilk atalarının isminin “Qun” olduğu da anlaşılmıştır.

Qun, Hun, Sun, Kun sözcüklerinin de telaffuz farklılıklarından kaynaklandığı; Han, San, Kan, Can gibi harf veya hece eklemelerin Türkçe yeni sözcük üretme yöntemi olduğu; Türklerle yakın etkileşim içinde olan halkların bu sözcüklere başka anlamlar yüklemesinin, örneğin Farsların Can kelimesini gönül yoldaşı anlamında kullanmasının bu sözcüğü Farsça bir sözcük haline getirmediği; yine İngilizlerin “kan” okuyup “can” yazdıkları sözcüğü “yapabilir durumda olmak” anlamında kullanmalarının, “Can” sözcüğünün “canlı, kanlı” anlamında öz Türkçe bir sözcük olarak ortaya çıktığını desteklediği görülmekte halklar arasındaki etkileşimi göstermektedir.

Hane isminin “Han” ismiyle alakası nedeniyle Türklerin Hane ismi yerine, Hanelerinin belirtmek için soyadlarında Hane anlamında “ev” ekini kullandıkları, Ruslarda ve SSCB coğrafyası Türklerinde bu uygulamanın çok yaygın olduğu da görülmektedir.

Anadolu’nun her mıntıkasına yerleşimlerin bizzat Osmanlı Devleti iskân programlarıyla (dini inançlarına müdahalede bulunulmadan) organize edilmesinin de her bölgede halkların harmanlanmasını sağladığı, İstiklal Savaşı sonrası karşılıklı mübadeleler olmasına rağmen tarih içinde bir arada yaşamanın yeni şivelerin ortaya çıkmasına yol açtığı da anlaşılmaktadır.

Ancak, Oğuz Türklerinin “gelseydin ya”, Balkan Türklerinin “geleydin beya”, Rusya Türklerinin “kelgeydin ta”, Karadeniz bölgesi Türklerinin “celeydin da”, cümlelerindeki gibi hemen her eylem ifadesinden sonra çok sık kullandıkları “da”, “ta”, “ya” “beya” eklerinde görülen özelliğin Türkçe konuşma tekniği ile alakalı olduğu, gelseydin, geleydin, kelgeydin, celeydin biçimindeki farklılıkların ise, Türkçenin tarihi ile Ogur ve Oğuz Türkçeleri ile alakalı oldukları görülmektedir.

Ta-da eklerinin, Kırım yarımadasının antik adı olan Taurica halkı-Taur’lar (Dağ halkı) ile bu yarımada civarında yaşayan halkların/boyların cümlelerini “ta” ile bitirmesi gibi Anadolu’nun Karadeniz Bölgesi halkları/boyları da cümlelerini “da” ile bitirdiği;

“Ta” “Da” eklerinin, “Dağ” sözcüğü ile ilişkisinin kesin olduğu; örneğin Rusya Türkleri dilinde, Altaylardaki “Ulutau = Uludağ” isminde de görüldüğü gibi “Tau”un Dağ anlamına, Taur/Tau-er isminin de Dağ Halkı anlamına geldiği;

Çok uzun zamanlardan beri Da kardeşliği, Da-daş (Dağ-daş) isminin de Anadolu’da varlığını sürdürdüğü;  Anadolu’da “Tau-Tav” sözcüğünün “Dağ” sözcüğüne, “Ta” ekinin de “Da” biçimine dönüştüğü anlaşılmaktadır.

Ancak, Hem Oğuz Türkleri hem Balkan Türklerinin Türkçe konuşma tekniğine uygun olarak kullandıkları “ya” “be-ya” eklerinin, “ta/da” ekinden neden farklılaşmış olabileceği düşünüldüğünde; bunun eski ahit, Bizans el yazma incili, ölü deniz papirüs ve bronz yazmaları gibi antik ve ilkçağ kaynaklarında, Yahudilere yakın bölgede yaşadıkları belirtilen Uz’ların bölgedeki Yahudilerle yakın etkileşim içerisinde oldukları ve süreç içinde de bu karşılıklı etkileşim sonrasında  “ta”, “da“ ekinin “ya”, “yahu” biçimine dönüşmüş olabileceği, aynı şekilde “İsra-il” “İsra-eli” ülkesi adındaki eklerin de bu karşılıklı etkileşim sonucunda ortaya çıkmış olabileceği akla ve mantığa uygun gelmektedir.

Yunus Emre’nin: “Gökyüzünde İsa ile/Tur dağında Musa ile / Elimdeki asa ile çağırayım Mevla’m seni…” dizeleri de hoşgörü ve tasavvufî bakış açısıyla üç semavî dini kucaklaması yanında Tur dağından (biri günümüz Kuzey Batı Arabistan’da, diğeri Sina yarımadası yakınlarında olan Tur-i Sina) söz etmesinin de bir anlamı olmalıdır.

Balkan Türklerinin “beya” eki konusunda ise; tarihi bir kaynak gösterememekle birlikte Balkan Türklerinin “be-ya” yanında “ta-be” sözcüğünü de kullanmalarından yola çıkarak, “ta” ve “ya” eklerinden hangisini kullanacakları konusunda epeyi bir atıştıkları da anlaşılmakta, bölgedeki Türk yerleşimlerinin tarihi geçmişine de işaret etmektedir ki gerek Taur, Trak, gerek daha sonraki dönemlerdeki Kimmer, İskit, Hun, Avar, Oğuz, Kangar, Peçenek, Boşnak, Kuman-Kıpçak, Osmanlı boylarının bölgedeki yerleşimleri de, tarihi kayıtlarla da belgelenmektedir.

Yine, Yakutlarda Toyun, Eski Bulgar, Avar ve Hazarlarda Tuzun, Göktürklerde Tudun, Bazı Türkmen kabileleri ve Alevi Türkçesinde Halife anlamında Torun sözcüklerinin bir makam belirtmek için kullanılması, Budistlerin de Toyın sözcüğünü Buda Rahibi anlamında kullandıklarının görülmesi halklar arasındaki telaffuz farklılıklarını ve karşılıklı etkileşimlere bir diğer örnek olarak belirtilmektedir.

Hun-Ar-As kabilelerinin karışmasından oluşan Harzem (Hu-ar-as-m) ve Horesmian (Horasan) sözcüklerinin Hint, İrani, Avrupa dillerine ait sözcükler olduğunu ileri sürenlerin, bu sözcükleri söz konusu dillerde anlamlandıramadıkları da görülmektedir.

Özetle; Tarih anlayışının, halklar ve coğrafyalar arasında etkileşimleri de gösterecek biçimde ele alınması halinde, günümüz Ortadoğu’su/Mezopotamya’sı ve Dünya’sını anlamakta çok önemli işlevlerinin olacağı, bölge halklarının tümünün aynı harmanın ürünleri olduğunun anlaşılmasını sağlayacağı görülmektedir.

“Fırsat ve rekabet eşitliğinin ortaya çıkardığı” belirtilen günümüz modern devletleri arasındaki gelişmişlik farklılıklarının da; çeşitli topluluk veya ideolojilerin fırsat-rekabet eşitliğini daraltan uygulamaları yanında, teknoloji geliştirme kabiliyetleri gibi alanlardaki farklılıklarından kaynaklandığı belirtilmektedir.

Sonuç olarak, tüm tarihi veriler ve gen araştırmalarının, insanlık tarihinin, halklar arasında “karşılıklı ve devamlılık” niteliği taşıyan bir “ilişki ve etkileşim” neticesinde oluştuğunu ve geleceğin de benzer şekilde oluşacağının anlaşılmasını sağladığı görülmektedir